
29 Mart 2026 – 10 Ocak 2027 · Palazzo Grassi (Pinault Collection)
Venedik’in bir diğer önemli Pinault mekânı olan, Büyük Kanal kıyısındaki görkemli Palazzo Grassi, şu günlerde sessiz ama izleyiciyi derinden sarsan bir sergiye ev sahipliği yapıyor: Hintli sanatçı Amar Kanwar’ın Co-travellers adlı seçkisi. Kanwar’ın film ve multimedya enstalasyonlarından oluşan bu sergi; sanat ile belge, şiir ile aktivizm, tanıklık ile tefekkür arasındaki o incecik çizgide yürüyor. Hızlıca tüketilip geçilecek değil, içine girilip uzun uzun zaman geçirilmesi gereken, meditatif bir deneyim.
New Delhi merkezli sanatçı Amar Kanwar, 1990’lardan bu yana güç, şiddet, adaletsizlik ve direniş dinamiklerini inceliyor; özellikle çağdaş Güney Asya tarihine keskin ama bir o kadar da şefkatli bir gözle bakıyor. Sanatçı; resmi belgeleri, gerçek tanıklıkları ve arşivleri son derece şiirsel imgelerle harmanlayarak, ucuz yargılardan ve didaktik slogancılıktan özenle uzak duran çok katmanlı anlatılar inşa ediyor.
Onun sinema dili ne tam anlamıyla bir belgesel ne de bir kurmaca; ikisinin tam ortasında duran özgün bir alan. Bugüne kadar Documenta gibi küresel sanatın en prestijli platformlarında defalarca yer alması da bu sarsıcı dilin bir karşılığı.
Sergi, sanatçının yaklaşık yirmi yıl arayla ürettiği iki büyük yerleştirmeyi bir araya getirerek zamansal bir diyalog kuruyor:
The Torn First Pages (2004-2008): Myanmar’daki (Burma) demokrasi mücadelesini ve askeri diktatörlüğe karşı direnişin karmaşık yapısını belgeliyor. Eserin adı, rejim propagandasını protesto etmek için sattığı kitapların ilk sayfalarını yırtan bir kitapçının o küçük ama şiirsel direniş jestinden geliyor.
The Peacock’s Graveyard (2023): Sarayın tamamen karanlığa gömülmüş merkez salonunda yer alan, imge ve metnin iç içe geçtiği yedi ekranlık devasa bir yerleştirme.
Bu iki yapıt yan yana geldiğinde; adalet, insan doğası, şiddetin döngüsü ve sanatçının deyimiyle türümüzün kibrinin sonuçları üzerine küresel bir sorgulamaya dönüşüyor. Kanwar acele etmiyor, hazır cevaplar dayatmıyor; izleyiciden sadece sabır, dikkat ve içsel bir tanıklık talep ediyor.
Günümüzün bitmek bilmeyen haber akışından, sosyal medya estetiğinden ve felaket görüntülerine maruz kalmanın yarattığı zihinsel yorgunluktan kaçmak isteyenler için bu sergi bir panzehir niteliğinde. Kanwar, bize acıya bakmanın çok daha yavaş, etik ve derin bir yolunu öneriyor. İşleri sizi bir olaya karşı anında öfkelendirip slogan atmaya itmiyor; aksine, kendi tanıklığınızı ve dünyadaki konumunuzu sorgulatıyor. Sanatın sadece bir estetik nesne olmanın ötesinde, bir vicdan ve hafıza mekanizması olabileceğini kanıtlıyor.
18. yüzyıldan kalma, Büyük Kanal’ın o pırıltılı Venedik sarayı Palazzo Grassi’nin içinden Kanwar’ın karanlık, sessiz odalarına adım atmak muazzam bir kontrast yaratıyor. Işıktan gölgeye, gürültüden sükûnete geçtiğiniz bu deneyim, coğrafi olarak uzak görünen meseleleri -Myanmar’daki direniş ya da Güney Asya’daki ekolojik yıkım- evrensel bir insanlık sorusuna dönüştürüyor.
Ziyaretçiler için bir not: Ocak 2027’ye kadar açık kalacak olan sergide, aynı biletle Michael Armitage’ın The Promise of Change sergisini de eş zamanlı olarak görebilirsiniz.
Venedik Bienali için şehre gidip de yalnızca vitrinlere ve ünlü pavyonlara bakmakla yetinmek istemeyenler, sanatın vicdanla ve hafızayla kurduğu o derin ilişkiyi merak edenler için şehrin en akılda kalıcı, en sarsıcı durağı burası.