Bir Akım, Bir Sanatçı: Rönesans ve Masaccio

no26Pano5 dakika önce3 Tıklanmalar

“Bir Akım, Bir Sanatçı” serimizin beşinci yazısında, bugüne kadar ele aldığımız bütün modern ve klasik akımların ana kaynağına, Batı sanatının büyük miladına iniyoruz: Rönesans. Sanatçımız ise resim sanatında bu büyük devrimi başlatan, kısa ömrüne rağmen duvarın ve ahşap panonun kaderini değiştiren genç usta Masaccio.

Rönesans denince akla hemen Leonardo da Vinci, Michelangelo ve Raffaello gibi dev isimler gelir. Ancak bu üç büyük dâhi akımın kurucusu değil, onun en parlak zirvesidir; yani 1500’lerin başındaki Yüksek Rönesans evresinin ustalarıdır. Onların üzerinde yükseldiği zihinsel ve sanatsal zemini, yaklaşık bir asır önce, 1420’lerin Floransa’sında bir avuç cesur sanatçı inşa etti. Bu öncülerden en sıra dışı olanı, henüz 26 yaşında bu dünyadan ayrılan ve arkasında az sayıda ama tarihin yönünü değiştiren eser bırakan bir gençti: Asıl adıyla Tommaso di Ser Giovanni di Simone, bilinen adıyla Masaccio.

Bu yazıda önce Rönesans’ın ne olduğuna, hangi evrelerden geçerek görme biçimimizi değiştirdiğine bakacağız. Ardından Masaccio’nun neden “Rönesans resminin babası” kabul edildiğini, sistematik doğrusal perspektifle yapılmış ve günümüze ulaşmış en eski resim olan Kutsal Üçleme‘yi ve Michelangelo’nun bile gençliğinde kopyaladığı Brancacci Şapeli fresklerini keşfedeceğiz. Son olarak da Rönesans ile İstanbul arasındaki büyüleyici ve az bilinen bağlara dokunacağız.

Akım: Rönesans Nedir?

“Yeniden Doğuş”un Anlamı

Rönesans, Fransızca kökenli bir kelime olup kelime anlamıyla “yeniden doğuş” demektir. Bu fikir, ilk kez 16. yüzyılda İtalyan ressam ve yazar Giorgio Vasari tarafından, 1550’de yayımlanan Sanatçıların Hayatları adlı eserinde dile getirildi. Vasari, antik Yunan ve Roma’nın görkemli estetik birikiminin Orta Çağ boyunca unutulduğunu, ancak Floransalı ustaların elinde yeniden hayat bulduğunu (rinascita) savundu. Kavramın tarihsel bir dönem adı olarak yerleşmesi ise 19. yüzyılda tarihçiler Jules Michelet ve Jacob Burckhardt’ın çalışmalarıyla gerçekleşti.

Ancak Vasari’nin bu anlatısı, Floransa merkezli ve taraflı bir bakışın ürünüdür. Bugün sanat tarihçileri, Orta Çağ’ı “karanlık” bir dönem olarak gören bu klişeyi büyük ölçüde reddeder: Orta Çağ’ın da Karolenj Rönesansı ve 12. Yüzyıl Rönesansı gibi kendi “yeniden doğuşları” vardı ve antik birikim hiçbir zaman tamamen unutulmamıştı.

Rönesans, Avrupa’da 14. yüzyılda temelleri atılan, Gotik üslubun yerini alan yeni bir resim, heykel ve mimari anlayışıdır. Ancak bundan çok daha fazlasıdır: bilimden felsefeye, siyasetten ticarete kadar insan aklının her alanında yaşanan, Orta Çağ’dan modern çağa geçişi simgeleyen büyük bir zihinsel dönüşümdür. Floransa Vaftizhanesi’nin bronz kapıları için Brunelleschi ile Lorenzo Ghiberti’yi karşı karşıya getiren 1401 yarışması, genellikle bu dönüşümün sembolik başlangıcı olarak anılır; Masaccio da tam bu yıl doğdu.

Hümanizm ve Floransa Laboratuvarı

Rönesans’ın düşünsel motoru hümanizmdi. Hümanizm, insanı, onun aklını, bedenini ve dünyadaki yaşamını merkeze alan; antik Yunan ve Latin kaynaklarını yeniden okuyarak dünyayı anlamaya çalışan bir düşünce hareketiydi. Orta Çağ sanatı ağırlıklı olarak Tanrı’yı ve ahiret hayatını sembolik bir dille anlatırken, Rönesans sanatçıları kutsal sahneleri bile gerçek insan bedenleriyle, gerçek mekân duygusuyla ve doğal bir ışık altında resmetmeye başladılar.

Bu büyük dönüşümün ana vatanı Floransa’ydı. Yün ticareti ve bankacılık sayesinde muazzam bir zenginliğe ulaşan kent; güçlü loncaların, zengin tüccar ailelerinin ve rekabet hâlindeki dinî kurumların cömert siparişleriyle 15. yüzyılın başında tam bir kültür-sanat laboratuvarına dönüştü. Medici ailesinin asıl hamilik dönemi ise Cosimo de’ Medici’nin 1434’te iktidara gelmesiyle, yani Masaccio’nun ölümünden sonra başladı.

Rönesans’ın Evreleri

Rönesans tek bir andan ibaret değildir; zaman içinde olgunlaşan farklı evrelerden oluşur:

  • Proto-Rönesans (1300’ler): Giotto’nun öncülüğünde Floransa, Padova ve Siena’da filizlenen bu evre, figürlere yeni bir insani duygu ve hacim kazandırdı.
  • Erken Rönesans (Quattrocento, 1400–1490): Floransa merkezli bu evrede Brunelleschi, Donatello, Masaccio, Fra Angelico, Piero della Francesca ve Botticelli gibi ustaların elinde perspektif, anatomi ve oran kuralları matematiksel olarak çözüldü.
  • Kuzey Rönesansı: Aynı yıllarda Flandre ve Almanya’da gelişen bu evre, Jan van Eyck ve Albrecht Dürer gibi isimlerle yağlıboya tekniğini ve ayrıntılı doğa gözlemini zirveye taşıdı. Yağlıboyayı Van Eyck’in icat ettiği bir efsanedir (bu efsaneyi de Vasari yaymıştır); Van Eyck tekniği mükemmelleştirdi.
  • Yüksek Rönesans (1490–1527): Floransa, Roma ve Milano ekseninde yaşanan bu kısa evre, Leonardo da Vinci, Michelangelo, Raffaello ve Bramante’nin eserleriyle klasik dengenin ve kusursuzluğun doruğu oldu.
  • Venedik Rönesansı ve Maniyerizm: Venedik’te Bellini ve Tiziano ile renk ve ışığın tuvalde eridiği Venedik Rönesansı ile biçimlerin uzayıp kuralların esnetildiği Maniyerizm (Geç Rönesans), bu büyük zincirin diğer halkalarını oluşturdu.

Resimde Devrim Yaratan Yenilikler

Rönesans resmini Orta Çağ resminden ayıran temel teknik ve zihinsel yenilikleri şöyle özetleyebiliriz:

  • Doğrusal Perspektif: Bütün paralel çizgilerin ufuk çizgisindeki tek bir kaçış noktasında birleştiği matematiksel sistem. İki boyutlu düz bir yüzeyde ilk kez ölçülebilir ve inandırıcı bir üç boyutlu mekân yanılsaması yaratıldı. Bu sistemi ilk kez kurallara bağlayan, Leon Battista Alberti’nin Resim Üzerine (De pictura, 1435) adlı kitabıdır.
  • Işık ve Gölge (Chiaroscuro): Biçimin, keskin kontur çizgileri yerine ışık ve gölgelerin yumuşak geçişleriyle hacim kazanması.
  • Anatomi ve Doğal Gözlem: İnsan bedeninin kemik ve kas yapısının bilimsel bir dikkatle, kadavra incelemelerine varan bir merakla çalışılması.
  • Antik Çağa Dönüş: Mitolojik konuların yeniden resmedilmesi, çıplak beden estetiğinin geri dönüşü, klasik sütun ve kubbe biçimlerinin mimari arka planlarda kullanılması.
  • Sanatçının Değişen Statüsü: Orta Çağ’ın çoğu zaman isimsiz zanaatkârı, yerini adı bilinen, üslubu tartışılan, saygı gören entelektüel bir “dâhi” profiline bıraktı.

Sanatçı: Masaccio (1401–1428)

Masaccio, İtalyan Rönesansı’nın Erken Dönem (Quattrocento) resmindeki en radikal kırılmayı temsil eder. Bilimsel perspektifi resme uygulayarak resimde modern çağı başlatmış, İtalyan resmini Uluslararası Gotik üslubun süslemeci dilinden uzaklaştırmıştır. Bu kopuşun ne kadar radikal olduğunu görmek için bir karşılaştırma yeterli: Gentile da Fabriano’nun altın süslemelerle dolu Müneccimlerin Tapınması (1423), Masaccio’nun devrimci işleriyle neredeyse aynı yıllarda, aynı kentte yapılmıştı. En hayret verici olanı ise Masaccio’nun bütün bunları 27 yaşına bile girmeden yapmış olmasıdır.

Rönesans’ın Kurucu Üçlüsü

Masaccio, tek başına hareket eden bir yalnız değildi. Mimar Filippo Brunelleschi ve heykeltıraş Donatello ile birlikte Erken Rönesans’ın sacayağını oluşturuyordu. Bu üç çağdaş, 1420’lerin Floransa’sında kendi alanlarında aynı büyük devrimi yaptılar.

Brunelleschi, doğrusal perspektifin matematiksel kurallarını keşfedip antik Roma mimarisini canlandırdı ve Floransa Katedrali’nin dev kubbesini inşa etti. Donatello, Aziz Georgios ve Ejderha kabartmasında (1417 civarı) perspektifin heykeldeki ilk uygulamalarından birini yaptı; sonraki yıllarda, 1440’larda yaptığı ve antik çağdan beri kendi ayakları üzerinde duran ilk çıplak bronz heykel olan Davut‘la heykele gerçekçi bir beden kazandırdı. Masaccio ise Brunelleschi’nin matematiksel mekân kurgusu ile Donatello’nun figürlerindeki masif ağırlığı ve insan sıcaklığını alıp fresklerine ve panolarına aktardı.

Bu öncülüğün çağdaşlarınca da tanındığını gösteren en güçlü belge, Leon Battista Alberti’nin Resim Üzerine kitabının 1436 tarihli İtalyanca baskısıdır: Alberti kitabı Brunelleschi’ye ithaf etmiş ve ithaf yazısında Masaccio’yu Donatello ve Ghiberti ile birlikte çağının büyük sanatçıları arasında anmıştır.

Kısa Bir Yaşam, “Hantal Tommaso”

21 Aralık 1401’de Floransa yakınlarındaki San Giovanni Valdarno’da doğan Masaccio’nun asıl adı Tommaso di Ser Giovanni di Simone idi. “Masaccio” lakabı kabaca “Hantal Tommaso”, “Kaba Tommaso” ya da “Aklı Havada Tommaso” anlamına geliyordu. Bu lakap, ilk yıllarındaki ortağı Tommaso di Cristoforo Fini’nin “Masolino”, yani “Küçük Tommaso” lakabıyla güzel bir karşıtlık oluşturur. Vasari’nin aktardığına göre Masaccio bu lakabı kötü bir insan olduğu için değil, zihnini tamamen sanatına adadığı, üstüne başına, parasına ya da gündelik işlerine hiç aldırmadığı için almıştı.

Atfedilen en erken eseri, 1422 tarihli ve 1961’de küçük bir köy kilisesinde bulunan San Giovenale Triptiği‘dir. 1422’de Floransa ressamlar loncasına giren genç usta, 1424’ten itibaren Masolino ile birlikte Brancacci Şapeli fresklerine başladı. 1426’da Pisa Poliptiği‘ni, 1427 civarında ise Kutsal Üçleme freskini yaptı. 1428 yazında, yeni projeler için gittiği Roma’da henüz 26 yaşındayken öldü. Ölüm nedeni hiçbir zaman tam olarak anlaşılamadı; Vasari, kıskanç rakipleri tarafından zehirlendiğine dair bir söylentiden de söz eder. Ölüm haberini alan Brunelleschi’nin “Büyük bir kayıp yaşadık” dediği aktarılır.

Masaccio, Giotto’nun insani ciddiyetinden, Donatello’nun heykellerinden, Roma’nın antik heykellerinden ve ilk yıllarındaki ortağı Masolino’dan çok şey öğrendi; ama bu mirası bambaşka bir şeye dönüştürdü. Işığın tek bir kaynaktan gelmesini sağlayarak gölgeleri yönlendirdi, kaçış noktası tekniğiyle duvarı delip geçen bir derinlik kurdu ve figürlerini kontur çizgilerine hapsetmek yerine ışık-gölge karşıtlıklarıyla biçimlendirdi. Michelangelo’dan Raffaello’ya, hatta 20. yüzyılda Picasso ve Matisse’e kadar pek çok usta, resmin temel ilkelerini onun eserlerini inceleyerek kavradı.

Bir Eser Yakından: Kutsal Üçleme (1427 civarı)

Floransa’daki Santa Maria Novella Kilisesi’nin yan duvarına yapılan, yaklaşık 6,7 metre yüksekliğindeki Kutsal Üçleme (La Trinità) freski, sistematik doğrusal perspektifle yapılmış ve günümüze ulaşmış en eski resim kabul edilir. Üzerinde yapılan ölçümler küçük tutarsızlıklar ortaya koysa da eser, perspektifin resimdeki ilk büyük uygulamasıdır.

Ne Görüyoruz?

Freske baktığınızda, düz bir duvara değil, kilisenin duvarı delinerek içeriye doğru inşa edilmiş gerçek bir mimari nişe bakıyormuş hissine kapılırsınız. Antik Roma zafer taklarını andıran anıtsal bir kemer, kasetli bir beşik tonoz, içeride İon başlıklı sütunlar ve dışta kemeri taşıyan Korint başlıklı pilastırlar derin bir mekân yanılsaması yaratır.

Bu mimari kurgunun içinde teolojik bir hiyerarşi yükselir: Haçta can veren İsa; onun hemen arkasında duran, haçı iki eliyle tutan Baba Tanrı ve ikisinin arasında, beyaz bir güvercin olarak süzülen Kutsal Ruh. Haçın iki yanında Meryem ile Vaftizci Yahya vakar içinde durmaktadır. Kemerin hemen dışında, yani izleyicinin dünyasına ait alanda ise eseri finanse eden iki bağışçı dindar bir duruşla diz çökmüştür. Kimlikleri tartışmalı olsa da en yaygın görüş, Lenzi ailesinden bir çift olduklarıdır.

Kompozisyonun en alt kısmında, bir lahdin üzerinde yatan bir insan iskeleti yer alır. İskeletin üzerindeki İtalyanca yazıt şu vurucu memento mori uyarısını yapar: “Ben bir zamanlar sizin olduğunuz gibiydim; siz de bir gün benim olduğum gibi olacaksınız.” Fresk, en alttaki ölüm gerçeğinden başlayıp kutsal alana ve nihayet ilahi aleme uzanan bir varoluş piramidi kurar.

İp ve Çiviyle Yapılan Perspektif Devrimi

Masaccio bu freski kurgularken Brunelleschi’nin matematiksel ilkesini doğrudan uyguladı. Kaçış noktasını izleyicinin göz hizasına, haçın ayak hizasına yerleştirdi. Bu bir efsane değil, somut bir bulguya dayanıyor: Restorasyonlarda freskte bir çivi deliği ve ıslak sıvaya kazınmış kılavuz çizgiler bulundu. Masaccio bu çiviye bağladığı ipleri duvar boyunca gererek tonozun kasetlerini ve mimari çizgileri kaçış noktasına göre hizaladı.

Böylece resmin içindeki hayali mekân, kilisenin zemininde duran gerçek insanın göz seviyesiyle birebir eşleşti. Kutsal alan artık gökyüzünde ulaşılamaz bir soyutlukta değil, izleyicinin bastığı zeminle aynı fiziksel dünyadaydı. Vasari bu etki için, duvarın sanki delinmiş gibi göründüğünü yazmıştı. Kutsal Üçleme, bilimi, antik mimariyi ve insanı tek bir duvarda buluşturan bir Rönesans manifestosudur.

Eserin ironik bir hikâyesi de var: Freski bu kadar öven Vasari, 1570 civarında Santa Maria Novella’nın yeniden düzenlenmesi sırasında freskin önüne kendi yaptığı bir sunak resmini yerleştirerek onu yaklaşık üç yüzyıl boyunca gözden sakladı. Fresk ancak 1860’larda yeniden ortaya çıkarıldı.

Brancacci Şapeli ve Masaccio’nun Mirası

1424’te zengin ipek tüccarı Felice Brancacci, Floransa’daki Santa Maria del Carmine Kilisesi’nde bulunan aile şapelini fresklerle donatmak için Masolino ve Masaccio ile anlaştı. Konu Aziz Petrus’un yaşamıydı. Masolino 1425’te Macaristan’a gidince Masaccio projeyi tek başına sürdürdü; ancak 1427’de Roma’ya gitmesi ve ardından gelen ölümü nedeniyle yarım kalan sahneler, yarım asır sonra, 1480’lerde Filippino Lippi tarafından tamamlandı. Felice Brancacci’nin kendisi de Medicilerin rakibiydi ve 1436’da Floransa’dan sürüldü.

Brancacci Şapeli, Masaccio’nun ışığı kullanma dehasını sergiler. Şapeldeki resimlerin ışık kaynağı hayali değildir; figürlerin gölgeleri, şapelin gerçek penceresinden içeri giren ışığın açısına göre çizilmiştir.

Vergi Parası (Il Tributo). İsa ve havarilerinin vergi memuruyla karşılaşmasını anlatan bu sahnede üç farklı an tek bir kompozisyonda birleşir. Arka plandaki binaların perspektif çizgileri, tam da İsa’nın başının arkasındaki kaçış noktasında düğümlenir; uzaktaki dağlar ise uzaklaştıkça solgunlaşan renklerle, yani atmosferik perspektifle derinlik kazanır. Bedenlerin kumaş dökümleri ve duruşları antik heykellerin ağırlığını taşır.

Cennetten Kovulma. Şapelin girişindeki dar duvarda yer alan bu küçük fresk, Batı resminin en sarsıcı insan dramlarından biridir. Meleğin kılıcı önünde cennetten sürülen Havva, utanç ve çaresizlik içinde çığlık atarken; Âdem yüzünü elleriyle kapatıp hıçkırır. Işık tek bir taraftan vurarak vücut kaslarını belirginleştirir. 17. yüzyılın sonunda “ahlaka aykırılık” gerekçesiyle figürlerin üzerine boyanan yapraklar, ancak 1980’lerdeki büyük restorasyonla temizlenerek Masaccio’nun özgün çıplaklığına yeniden kavuşulmuştur.

Brancacci Şapeli, Masaccio’nun ölümünden sonra Floransalı ustalar için bir açık hava akademisine dönüştü. Vasari’ye göre Leonardo, Botticelli, Perugino ve genç Michelangelo bu şapele gelerek Masaccio’nun figürlerini kopyaladılar; Michelangelo’nun bu kopyalarından bazıları günümüze ulaşmıştır. Rönesans heykeltıraşı Benvenuto Cellini’nin anlattığına göre, Michelangelo’nun meşhur kırık burnu da bu şapelde, fresk kopyalarken heykeltıraş Pietro Torrigiano ile girdiği bir kavgada aldığı yumruk darbesiyle kırılmıştı.

Masaccio’nun Eserlerini Nerede Görebilirsiniz?

Masaccio’nun en büyük yapıtları duvar freski olduğu için onları görmenin tek yolu Floransa’ya gitmektir. Santa Maria Novella Kilisesi’nde Kutsal Üçleme‘yi, Santa Maria del Carmine Kilisesi’nde ise Brancacci Şapeli fresklerini görebilirsiniz. Uffizi Galerisi’nde Masolino ile ortak çalışması olan Meryem, Çocuk İsa ve Azize Anna panosu sergilenir.

Dağılan Pisa Poliptiği‘nin parçaları ise dünyanın farklı müzelerine yayılmıştır: Merkez panosu Londra’daki National Gallery’de, üst kısımdaki Çarmıha Germe sahnesi Napoli’deki Capodimonte Müzesi’nde, alt kuşak (predella) panoları Berlin’deki Gemäldegalerie’de, Aziz Andreas yan figürü Los Angeles’taki Getty Müzesi’nde, Aziz Pavlus ise hâlâ Pisa’daki San Matteo Müzesi’ndedir.

Türkiye’den Bir Not: Rönesans ve İstanbul

Rönesans hikâyesi genellikle yalnızca İtalya haritasına hapsedilir. Oysa İstanbul, bu büyük dönüşümün hem doğum sancılarında hem de en parlak evresinde hayati bir rol oynamıştır.

Bizans’tan İtalya’ya Uzanan Entelektüel Köprü

Rönesans hümanizmini ateşleyen antik Yunan el yazmaları ve felsefi birikim, büyük oranda Doğu Roma’nın kalbinden, yani Konstantinopolis’ten İtalya’ya taşındı. 14. yüzyılın sonlarından itibaren İstanbul’dan İtalya’ya gelen Bizanslı bilginler, örneğin 1397’de Floransa’da Yunanca dersleri vermeye başlayan Manuel Khrysoloras, antik klasikleri Batı’ya tanıttılar. 1439’da Doğu ve Batı kiliselerini birleştirmek amacıyla toplanan Floransa Konsili’ne Bizans İmparatoru ile birlikte Gemistos Plethon ve Bessarion gibi bilginler katıldı. Plethon’un Platon üzerine konuşmalarının, Cosimo de’ Medici’yi Floransa’da Platon Akademisi’ni kurmaya teşvik ettiği aktarılır.

Sanat tarihi açısından bakıldığında da İstanbul’daki Kariye Camii’nin (Khora) 1315–1321 tarihli mozaik ve fresklerindeki hacim ve mekân arayışı ile Giotto’nun Padova’daki Scrovegni Şapeli freskleri aynı yıllara aittir ve sanat tarihçileri bu iki geleneği birbirine paralel görsel uyanışlar olarak karşılaştırır.

Fatih ve Gentile Bellini

1479’da Fatih Sultan Mehmed, Venedik ile yapılan barış antlaşmasının ardından Venedik Doçundan nitelikli bir portre ressamı talep etti. Bunun üzerine İstanbul’a gelen Gentile Bellini, sarayda geçirdiği sürede ünlü Fatih portresini resmetti. Bugün Londra’daki National Gallery’de, Masaccio’nun Pisa Poliptiği panosuyla aynı çatı altında sergilenen bu eser, İtalyan Rönesans portre geleneği ile Osmanlı saray kültürünün en doğrudan buluşmasıdır. Portre 19. yüzyılda ağır biçimde rötuşlandığı için Bellini’ye ait olup olmadığı da tartışılmıştır.

Leonardo ve Michelangelo’nun Haliç Hayali

1502–1503 yıllarında Sultan II. Bayezid, Haliç’in iki yakasını, Galata ile Tarihî Yarımada’yı birleştirecek bir köprü projesini gündeme getirdi. Leonardo da Vinci, padişaha bir mektup yazarak kendi tasarımını önerdi. Tek bir kemerle 240 metrelik açıklığı geçmeyi hedefleyen bu köprü hayata geçirilseydi, döneminin dünyadaki en uzun köprüsü olacaktı; ancak tasarım padişahın onayını almadı. Leonardo’nun mektubunun Türkçe bir kopyası Topkapı Sarayı arşivinde, köprü çizimi ise Leonardo’nun defterlerinde korunmaktadır. Bu tasarımın küçük ölçekli bir versiyonu, 2001’de Norveç’te ressam Vebjørn Sand’ın girişimiyle ahşap bir yaya köprüsü olarak inşa edildi.

Leonardo’nun projesinin kabul görmemesinin ardından, 1506’da aynı teklif bu kez genç Michelangelo’ya götürüldü. Öğrencisi ve biyografi yazarı Ascanio Condivi’nin aktardığına göre, Papa II. Julius ile arası bozuk olan Michelangelo İstanbul’a gitmeyi ciddi biçimde düşündü; ancak dinî çekinceler ve Papa’yla barışma olasılığı nedeniyle bu yolculuk gerçekleşmedi. Fransız yazar Mathias Énard, bu tarihî anı Bana Savaşlardan, Krallardan ve Fillerden Söz Et (Parle-leur de batailles, de rois et d’éléphants, 2010) adlı romanında, Michelangelo’nun İstanbul’a geldiğini hayal eden düşsel bir kurguyla ölümsüzleştirmiştir.

Masaccio’nun 1420’lerde duvara çaktığı o küçük perspektif çivisi, 80 yıl sonra Leonardo ve Michelangelo’nun zihninde Haliç üzerine kurulacak devasa bir köprü hayaline kadar uzanmıştı. Sanatın ve aklın coğrafya tanımayan büyük yolculuğu işte böyle bir şeydir.

Serinin bir sonraki yazısında görüşmek üzere.

0 Votes: 0 Upvotes, 0 Downvotes (0 Points)

Önceki Gönderi

Sonraki Gönderi

Bize Katılın
  • X Network146
  • Linkedin
  • Youtube1.2K
  • İnstagram8.5K

Bir ödül verilmiş, bir film çıkmış, bir sergi açılmış... Hepsi burada.


    E-posta yoluyla bülten almayı kabul ediyorum. Daha fazla bilgi için lütfen şu adresi inceleyin: Gizlilik Politikası



    Reklam

    Sonraki Gönderi Yükleniyor...
    Takip Et
    Arama Trendler
    Apartman Gözdesi
    Yükleniyor

    Giriş yapılıyor 3

    Hesabınız oluşturuluyor ve onay maili gönderiliyor 3