Bir Akım, Bir Sanatçı: Romantizm ve Caspar David Friedrich

LemonÇatı Katı3 saat önce14 Tıklanmalar

“Bir Akım, Bir Sanatçı” serimizin dördüncü yazısında zamanda biraz geriye gidiyoruz: Modern sanatın fırtınalı yıllarından, hatta İzlenimcilerin açık havaya çıkmasından da öncesine… Konumuz kalbin, rüyaların ve ulu doğanın sesi olan Romantizm; sanatçımız ise sırtı bize dönük gizemli figürleriyle ruhun derinliklerine pencere açan Alman ressam Caspar David Friedrich.

Bir dağın sarp zirvesinde, sırtı bize dönük bir adam duruyor. Önünde, ufka kadar uzanan süt beyazı bir sis denizi; sisin arasından yer yer kayalık tepeler, dumanlı dağlar yükseliyor. Adamın yüzünü göremiyoruz ama ne hissettiğini çok iyi biliyoruz. Çünkü onun yerinde biz de olsaydık aynı şeyi hissederdik: Doğanın sonsuzluğu karşısında hem kendi küçüklüğümüzün yarattığı hafif bir ürperti hem de içimizi kaplayan tarif edilemez bir hayranlık…

Bu tek imge, Romantizm düşüncesinin neredeyse bütün ruhunu taşır. Bu yazıda önce Romantizmin ne olduğuna ve Aydınlanma Çağı’nın akılcılığına neden bir başkaldırı olarak doğduğuna bakacağız. Ardından bu ölümsüz imgeyi yaratan ressamı, Caspar David Friedrich’i tanıyacağız: Yaşarken tam anlaşılamayan, ölümünden sonra neredeyse tamamen unutulan, 20. yüzyılda yeniden keşfedilerek günümüzde Romantizmin simgesine dönüşen hüzünlü bir usta… Son olarak da bu duygu dalgasının Osmanlı resmine ve edebiyatına bıraktığı izlere kısaca değineceğiz.

Akım: Romantizm Nedir?

Akla Karşı Duygunun Zaferi

On sekizinci yüzyıl Avrupa’sı “Aydınlanma Çağı” olarak anılır. Akıl, matematiksel düzen, bilim ve kesintisiz ilerleme, insanlığı mutluluğa götürecek yol olarak görülüyordu. Romantizm, 1770’lerden 1850’lere kadar Batı dünyasını etkisi altına alan ve bu katı akılcılığa karşı fırtınalı bir tepki olarak doğan kültürel bir uyanıştır. Ancak Romantikler Aydınlanma’nın da çocuklarıydı: Örneğin Immanuel Kant hem Aydınlanma’nın hem de Romantiklerin “yüce” kavramının düşünürüdür.

Romantizm yalnızca fırça darbelerinden ibaret bir resim üslubu değildir; edebiyatı, müziği, felsefeyi, mimariyi ve siyaseti derinden sarsan bütüncül bir dünya görüşüdür. İlk kıvılcımları Almanya’da, edebiyat çevrelerinde çaktı: Goethe’nin Genç Werther’in Acıları 1774’te, yani tam da Friedrich’in doğduğu yıl yayımlandı; Schlegel kardeşlerin 1798’de çıkarmaya başladığı Athenaeum dergisi ise hareketin manifestolarından biri oldu. Müzikte de aynı ruh yaşadı: Franz Schubert’in Gezgin (1816) adlı şarkısı ve Kış Yolculuğu (1827) döngüsü, Friedrich’in tablosuyla neredeyse aynı yılların aynı yalnız yolcu imgesini taşır.

Romantizm, özünde üç temel sütuna dayanır:

  • Duygu, sezgi ve tutku, mantıktan ve akıldan çok daha derine iner.
  • Mantığın açıklayamadığı ama insan ruhu için hayati deneyim alanları vardır: Rüyalar, dinî inanç, bilinmezlik korkusu, tutkulu aşk ve doğa karşısındaki mistik hayranlık.
  • Kendi iç dünyasını arayan özgür birey ve onun öznel deneyimi, akademilerin koyduğu evrensel kurallardan çok daha değerlidir.

Bu yönüyle Romantizm, Rönesans’tan beri Batı düşüncesini şekillendiren akılcılık ve ilerleme inancının ilk büyük eleştirilerinden biridir. Aynı zamanda kendisini açıkça bir hareket olarak ilan eden ilk akımlardan biridir; ondan sonra gelen “-izm”lerin çoğu bu başkaldırı geleneğini sürdürmüştür.

Yüce: Korku ile Hayranlık Arasındaki O İnce Çizgi

Romantizmin kalbinde yer alan en büyüleyici kavram “yüce”dir (sublime). İrlandalı düşünür Edmund Burke’ün 1757’de yayımladığı Yüce ve Güzel Fikirlerimizin Kökeni Üzerine Felsefi Bir Soruşturma adlı eseri, bu kavramı estetiğin merkezine yerleştirdi; Immanuel Kant da 1790 tarihli Yargı Gücünün Eleştirisi‘nde konuyu derinleştirdi. Burke’e göre “güzel” olan şey bize düzenli, sevimli ve huzur verici gelir; “yüce” olan ise ruhumuzu sarsar, sarsarken de derin bir hayranlık uyandırır. Uçsuz bucaksız bir okyanus, çakan şimşekler, kapkaranlık bir fırtına, derin bir uçurum ya da devasa bir dağ… Bunlar insanda aynı anda hem korku hem de tarifsiz bir estetik haz yaratır.

İşte bu yüzden Romantik ressamlar, doğanın muazzam gücü karşısında insanın çaresizliğini gösteren gemi enkazlarını, köpüren denizleri ve fırtınalı gökleri sıkça tuvale taşıdılar. Théodore Géricault’nun 1816’daki gerçek bir deniz felaketine dayanan Medusa’nın Salı (1818–1819) tablosu, insanın bu varoluşsal mücadelesinin en dramatik örneklerinden biridir.

Romantizm dendiğinde karşımıza çıkan ana temalar oldukça belirgindir: İnsanın küçüklüğünü yüzüne vuran yüce doğa sahneleri; kâbusların, rüyaların ve deliliğin işlendiği psikolojik iç dünyalar; Orta Çağ Gotik mimarisine, harabelere ve uzak diyarlara duyulan nostaljik özlem; Doğu imgeleri ve elbette halkların özgürlük, bağımsızlık ve isyan çığlıkları…

Bu temalar Avrupa’nın dört bir yanında farklı ustaların elinde ölümsüzleşti. İngiltere’de William Blake kendi mistik vizyonlarını resmederken, John Constable kır hayatının dingin huzurunu tuvallerine aktardı. J. M. W. Turner ise Hannibal ve Ordusu Alpleri Geçerken veya Savaşan Temeraire gibi yapıtlarında kar fırtınalarını ve ışığı adeta eriterek, ileride Monet’ye ve İzlenimciliğe uzanacak köprünün ilk taşlarını döşedi; Monet, 1870–71’de Londra’da Turner’ın resimlerini görmüştü. İspanya’da Francisco de Goya, 3 Mayıs 1808 tablosunda savaşın dehşetini ve insanın içindeki karanlığı gözler önüne serdi. Fransa’da Eugène Delacroix, Halka Yol Gösteren Özgürlük ile devrimin ateşini tutuştururken; Almanya’da Caspar David Friedrich, manzarayı mistik bir meditasyon alanına dönüştürdü.

Sanatçı: Caspar David Friedrich (1774–1840)

Friedrich, Romantizmin ruhunu başka hiçbir ressamın yapamadığı kadar derin bir sessizlikle somutlaştırır. Bugün Alman manzara resminin en büyük ismi kabul edilen sanatçının hayatı ve ölümünden sonraki kaderi, tam da resmettiği sahneler gibi trajik ve yalnızdır.

Hayatı

5 Eylül 1774’te, o dönem İsveç egemenliğindeki Pomeranya’nın Baltık kıyısındaki Greifswald kentinde, mum ve sabun imalatçısı bir babanın on çocuğundan altıncısı olarak dünyaya geldi. Çocukluğu acılarla gölgelendi: Annesini 1781’de, henüz altı yaşındayken kaybetti. On üç yaşındayken ise hayatının en büyük travmasını yaşadı. Kaynaklarda farklı anlatılsa da en yaygın versiyona göre donmuş bir gölde paten yaparken buz kırıldı ve onu kurtarmaya çalışan kardeşi Johann Christoffer boğularak can verdi. Bu felaket ve çocuk yaşta kaybettiği diğer kardeşleri, Friedrich’in ruhunda ömür boyu silinmeyecek bir melankoli ve ölüm bilinci bıraktı.

1794–1798 yıllarında Kopenhag’daki Danimarka Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’nde aldığı eğitimin ardından, dönemin kültür ve manzara resmi merkezlerinden Dresden’e yerleşti ve ömrünün sonuna kadar orada yaşadı. İlk büyük skandalını 1808’de, bir manzara resmini kilise sunağı olarak tasarladığı Dağdaki Haç (Tetschen Sunağı) ile yaşadı: Eleştirmen Basilius von Ramdohr’un bir manzaranın sunağa yerleştirilmesine sert biçimde karşı çıkmasıyla başlayan tartışma, Friedrich’in manzarayı dinî bir dile dönüştürme fikrinin ilk açık örneğiydi.

1810’da Berlin Akademisi Sergisi’nde sergilediği Denizin Kıyısındaki Keşiş ve Meşe Ormanındaki Manastır ile büyük bir ün kazandı; iki tabloyu da Prusya Veliaht Prensi satın aldı. 1818’de Caroline Bommer ile evlendi. Hekim ve ressam Carl Gustav Carus ile Norveçli ressam Johan Christian Dahl en yakın dostlarıydı. Napolyon’a karşı Kurtuluş Savaşları’nı destekleyen bir Alman yurtseveriydi ve bazı figürlerine bu yurtseverliği simgeleyen “eski Alman” kıyafetleri giydirdi.

Ancak bu parlak dönem uzun sürmedi. Koyu bir Protestan olan, içine kapanık ve tavizsiz kişiliği, değişen sanat beğenileriyle çatıştı. 1824’te Dresden Akademisi’nde olağanüstü profesörlüğe getirildi, ancak beklediği manzara resmi kürsüsü verilmeyince derin bir hayal kırıklığına ve küskünlüğe kapıldı. Yıllar geçtikçe unutuldu; 1835’te felç geçirdi ve 7 Mayıs 1840’ta Dresden’de yoksulluk ve yalnızlık içinde hayata gözlerini yumdu.

Monet’nin Tam Tersi Bir Yöntem

İzlenimci Monet’nin fırçasını ve şövalesini alıp doğanın tam karşısına geçtiğini, ışığın değişimini anbean yakalamaya çalıştığını biliyoruz. Friedrich ise bunun tam tersini yapıyordu: Manzaralarını hiçbir zaman açık havada resmetmedi.

Doğada uzun yürüyüşler yapar, ayrıntıları defterine taslak olarak çizer, ardından atölyesinin sessizliğine çekilirdi. Dostu Georg Friedrich Kersting’in Atölyesinde Caspar David Friedrich tablosu, ressamı pencerenin alt kanatları kapalı, neredeyse boş bir odada çalışırken gösterir. Friedrich bu odada, taslaklarını iç dünyasının süzgecinden geçirerek gerçekte var olmayan, düşsel ama ruhsal açıdan derin manzaralar kurardı. Kendisinin 1830 civarında kaleme aldığı notlardaki ünlü ilke, yöntemini özetler: “Ressam sadece önünde gördüğünü değil, kendi içinde gördüğünü de resmetmelidir. İçinde bir şey göremiyorsa, önünde gördüğünü resmetmekten de vazgeçmelidir.”

İzlenimcilik ile Romantizm arasındaki temel fark da buradadır: İzlenimci gözün gördüğü anlık ışığı resmeder; Romantik ise ruhun hissettiği sonsuzluğu…

Bir Eser Yakından: Sis Denizi Üzerindeki Gezgin (1817 civarı)

Hamburger Kunsthalle’de sergilenen yaklaşık 95 × 75 cm boyutlarındaki bu tuval, Romantizmin sanat tarihine bıraktığı en ikonik görsellerden biridir.

Sivri bir kayalığın tam ucunda, sırtı bize dönük, koyu yeşil redingotu ve elinde bastonuyla tek bir adam durur. Rüzgâr saçlarını hafifçe dalgalandırmaktadır. Önünde, ucu bucağı görünmeyen süt beyazı ve gri bir sis denizi uzanır. Sisin arasından kayalık geçitler, sivri tepeler ve çok uzaklarda dağ siluetleri yükselir. Friedrich bu sahneyi resmederken Dresden yakınlarındaki Elbe Kumtaşı Dağları’ndan esinlenmiş, ama farklı yerlerde çizdiği doğa taslaklarını atölyesinde birleştirerek düşsel bir mekân yaratmıştır.

Sırtı Dönük Figürün Sırrı (Rückenfigur)

Almanca adıyla Rückenfigur, yani “sırtı dönük figür”, Friedrich’ten önce de resimde kullanılıyordu; ama onu bir kompozisyon aracından çıkarıp resminin merkezine ve imzasına dönüştüren Friedrich oldu. Bu konudaki temel çalışma, Joseph Leo Koerner’in Caspar David Friedrich ve Manzaranın Öznesi (1990) adlı kitabıdır.

Eğer adam bize dönük olsaydı, onun yüzündeki ifadeye, gözlerine odaklanır ve resmi dışarıdan bir izleyici olarak seyrederdik. Ancak adamın yüzünü görmediğimiz için zihnimiz onun yerine geçer. Biz de o kayalığın ucuna dikilir, onun gözleriyle sis denizine bakarız. Böylece resim bir manzarayı göstermekten çıkar; manzara karşısında hissetme eyleminin kendisine dönüşür. Ressam bu kompozisyonu Ay’ı Seyreden İki Adam ve Rügen’deki Tebeşir Kayalıkları gibi diğer başyapıtlarında da sıkça tekrarlamıştır.

Ne Anlatıyor?

Bu yapıt, “yüce” kavramının görsel bir ders kitabıdır. Önümüzdeki sisli dağlar, doğanın sonsuzluğunu ve insanın varoluşsal küçüklüğünü simgeler. Fakat Gezgin, bu azamet karşısında ezilmiş ya da korkmuş değildir; zirvededir, dimdik durmaktadır. Bu nedenle resim çifte bir anlam taşır: Bir yanda doğanın sınırsız büyüklüğü, diğer yanda bu sonsuzluğu kavrayabilen insanın bireysel bilinci ve vakarı…

Bazı sanat tarihçileri figürün kıyafetini ve resmin tarihini Napolyon’a karşı yürütülen Kurtuluş Savaşları’yla (1813–1815) ilişkilendirir ve tabloyu bu savaşlarda ölen bir subayın anısına yapılmış bir eser olarak yorumlar. Friedrich resim hakkında yazılı bir açıklama bırakmadığı için bu yorum kesin değildir.

Unutuluş, Naziler ve Yeniden Doğuş

Friedrich’in diğer eserleri de bu mistik yalnızlığın derin izlerini taşır. 1808–1810 yıllarında yaptığı Denizin Kıyısındaki Keşiş‘i düşünün: Tuvalin neredeyse tamamı kurşuni bir gökyüzü ve karanlık bir denizle kaplıdır; kıyıda ise nokta kadar küçük bir keşiş durur. Tablo ilk sergilendiğinde yazar Heinrich von Kleist, onu seyretmenin insana göz kapakları kesilmiş gibi bir his verdiğini yazmıştı. Bu radikal boşluk, sanat tarihçisi Robert Rosenblum’un ünlü karşılaştırmasıyla, bir buçuk asır sonraki Mark Rothko’nun renk alanı resimlerini çağrıştıracak kadar moderndir.

1823–1824 tarihli Buz Denizi ise Arktik buz kütleleri arasında ezilen bir gemi enkazıyla doğanın amansız gücünü yüzümüze çarpar. Tablo sıklıkla ressamın çocukluğundaki buz kazasının yankısı olarak okunur; ancak pek çok sanat tarihçisi onu, dönemin kamuoyunu heyecanlandıran İngiliz Kuzey Kutbu seferlerine dair haberlerle ilişkilendirir.

Ancak bu büyük ressamın ölümünden sonraki kaderi tam anlamıyla bir dramdır:

  • 1840 sonrası (Büyük Unutuluş): Friedrich öldüğünde sanat dünyası çoktan değişmişti. Adı 60 yıl boyunca neredeyse tamamen unutuldu; 19. yüzyıl sonunda yazılan bazı sanat tarihi kitaplarında adı bile geçmedi. Hatırasını yaşatanlardan biri dostu Dahl’dı.
  • 1906 (Yeniden Keşif): Berlin Nationalgalerie’de düzenlenen büyük bir Alman sanatı sergisinde 93 eseri yan yana getirildi. Hamburger Kunsthalle müdürü Alfred Lichtwark, izleyicilerin onun tuvalleri karşısında gözleri fal taşı gibi açılmış hâlde durduğunu yazdı.
  • 1930’lar ve 1940’lar (Karanlık Sahiplenme): Nazi rejimi, Friedrich’in yurtsever geçmişini ve manzaralarını kendi ırkçı ideolojisine alet ederek onu “saf Alman ruhunun ressamı” ilan etti. Bu propaganda, ressamın imajına büyük bir darbe vurdu.
  • İkinci Dünya Savaşı sonrası: Nazi bağlantısı yüzünden Friedrich’in itibarı özellikle Batı’da derinden zedelendi. İlginç biçimde Doğu Almanya ise onu ulusal mirasın bir parçası olarak sahiplendi.
  • 1970’lerden günümüze (Yeniden Değerlendirme): Gerhard Richter’in 1972’de Buz Denizi‘nden esinlenerek Grönland’a gitmesi, 200. doğum yılı olan 1974’te hem Hamburg’da hem de Dresden’de açılan büyük sergiler ve Rosenblum’un 1975 tarihli kitabı, Friedrich’i hak ettiği yere yeniden taşıdı.

2024’te 250. doğum yılı vesilesiyle Hamburg, Berlin ve Dresden’de açılan büyük sergiler ve 2025’te New York’taki Metropolitan Müzesi’nde açılan Doğanın Ruhu sergisi, Friedrich’in bugün çevre bilincinin, doğaya duyulan saygının ve insan ruhunun görsel ozanı olarak yeniden okunmasını sağladı.

Friedrich’in eserlerinin en önemli kısmı bugün Hamburger Kunsthalle (Sis Denizi Üzerindeki Gezgin, Buz Denizi), Berlin’deki Alte Nationalgalerie (Denizin Kıyısındaki Keşiş) ve Dresden’deki Galerie Neue Meister’da bulunmaktadır.

Türkiye’den Bir Not: Romantizm ve Osmanlı

Avrupa’da Romantizmin yükseldiği yıllarda Doğu’ya ve Osmanlı dünyasına duyulan ilgi çok güçlüydü. 1821’de başlayan Yunan Bağımsızlık Savaşı, bu savaş sırasında 1824’te Missolonghi’de ölen Lord Byron’ın şiirleri ve 1822’deki olayları konu alan Delacroix’nın Sakız Katliamı (1824) gibi tabloları, Batı’da romantik ama bir o kadar da oryantalist bir Doğu imgesi yarattı.

Öte yandan, Kırımlı bir Ermeni aileden gelen Romantik deniz resminin Rus ustası Ivan Ayvazovski, İstanbul’un ışığına hayran kalarak kente sekiz kez geldi. İlk kez 1845’te bir Rus deniz seferiyle gelen ressamdan Sultan Abdülaziz 1874’te otuzu aşkın tablo sipariş etti. Ayvazovski’nin ışık dolu, fırtınalı İstanbul ve Boğaz tuvallerinden otuzu bugün Dolmabahçe Sarayı’nda ve Türkiye’deki diğer müzelerde sergilenmektedir.

Osmanlı resminde ise Batılı anlamda tuval resmi, Avrupa’da Romantizmin sönümlendiği döneme denk gelir. Yine de ilk kuşak asker ressamlarda bu ruhun izlerini görmek mümkündür. Örneğin Şeker Ahmed Paşa’nın İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ndeki Orman tablosunun, ışığın dal aralarından sızdığı koyu ve gizemli atmosferi, Paris’teki hocası Gérôme’un akademizmi kadar Courbet ve Barbizon Okulu’nun etkisini de taşır ve Romantik doğa anlayışının Osmanlı resmindeki yankılarından biri olarak okunabilir. Süleyman Seyyid’in natürmortlarındaki üslup da sanat tarihçileri tarafından “klasik ve romantik bir bireşim” olarak tanımlanır.

Ancak Romantizmin Türk kültüründeki asıl büyük etkisi edebiyatta görüldü. Tanzimat dönemi aydınları, başta Victor Hugo olmak üzere Fransız Romantiklerinden derinden etkilendiler. Namık Kemal’in 1873’te sahnelenen Vatan yahut Silistre oyunundaki ateşli yurt sevgisi ve Abdülhak Hâmid Tarhan’ın genç yaşta kaybettiği eşinin ardından yazdığı Makber (1885), Türk edebiyatındaki Romantik ruhun en bilinen örnekleridir. Bununla birlikte Tanzimat Romantizmi, klasik Divan geleneğiyle iç içe ve eklektik bir yapıdaydı. Tıpkı Friedrich’in tuvallerindeki gibi; ölüm, kayıp, doğanın azameti ve bireyin acısı bu dizelerde abideleşmiştir.

Serimizin bir sonraki yazısında, başka bir akımın ve başka bir ustanın izinde buluşmak üzere…

 

0 Votes: 0 Upvotes, 0 Downvotes (0 Points)

Bize Katılın
  • X Network146
  • Linkedin
  • Youtube1.2K
  • İnstagram8.5K

Bir ödül verilmiş, bir film çıkmış, bir sergi açılmış... Hepsi burada.


    E-posta yoluyla bülten almayı kabul ediyorum. Daha fazla bilgi için lütfen şu adresi inceleyin: Gizlilik Politikası



    Reklam

    Sonraki Gönderi Yükleniyor...
    Takip Et
    Arama Trendler
    Apartman Gözdesi
    Yükleniyor

    Giriş yapılıyor 3

    Hesabınız oluşturuluyor ve onay maili gönderiliyor 3