İstanbul’un Sanat Tarihindeki Yeri Byzantion’dan Konstantinopolis’e: İstanbul’un Antik Çağ ve Roma Mirası

Lemonİstanbul, Pano1 saat önce33 Tıklanmalar

İstanbul’un sanat ve mimarlık tarihi, MÖ 7. yüzyılda mütevazı bir Megara kolonisi olarak kurulan Byzantion’dan, MS 330’da Roma İmparatorluğu’nun yeni başkenti ilan edilen Konstantinopolis’e uzanan bin yıllık devasa bir antik birikimin üzerine yükselir. Kentin kuruluşundan 5. yüzyılın ortasına uzanan bu zengin evre; antik yazarların tanıklıkları, günümüze ulaşan anıtlar ve özellikle son yirmi yıldaki arkeolojik keşiflerin ışığında bütünlüklü bir tablo sunar.

Buradaki temel kentsel ve sanatsal dinamik şudur: I. Konstantinos ve halefleri, imparatorluğun dört bir yanından topladıkları heykel ve anıtlarla kenti adeta tanzim edilmiş bir “antik açık hava müzesi”ne dönüştürdü. Bu sistemli spolia politikası, Yeni Roma’nın siyasi ve kültürel meşruiyetini eski dünyadaki kutsal, tarihî ve estetik imgelere dayandırıyordu. Nitekim bugün Sultanahmet Meydanı’nda yükselen Hipodrom anıtları, söz konusu stratejinin en somut ve canlı tanıklarıdır.

Bu tarihsel akışta; öncelikle Byzantion’un kuruluşu ile Klasik–Helenistik dönemi, ardından Septimius Severus’un yıkım ve yeniden inşa hamleleri, Konstantinos’un imparatorluk vizyonu, Hipodrom anıtları, toplanan heykel koleksiyonları, Theodosius dönemi kentsel dönüşümü ve son olarak güncel arkeolojik bulgular mercek altına alınmaktadır.

Byzantion’un Kuruluşu

Antik ve Bizans gelenekleri Byzantion’u, Atina yakınlarındaki Dor kenti Megara’dan gelen kolonistlere bağlar; geleneksel kuruluş tarihi de genellikle MÖ 667 civarı kabul edilir. Karşı kıyıdaki Khalkedon (bugünkü Kadıköy) ise yine Megaralılarca daha önce kurulmuş bir koloni olarak görülür.

Kuruluş efsanesinin en ayrıntılı anlatımı, 6. yüzyıl yazarı Milet’li Hesykhios’un Patria Konstantinupoleos adlı eserinde korunmuştur. Metin birden fazla sürüm aktarır: kenti Delfi kehanetini alan Argoslulara bağlayan bir gelenek, Byzas önderliğindeki Megaralılara bağlayan bir gelenek ve Byzas’ı yerel bir nemf olan Semystra’nın oğlu sayan bir başkası.

En yaygın anlatıya göre Megara kralı Nisos, Delfi kâhinine danıştıktan sonra oğlu Byzas’ı “körler kentinin karşısındaki toprağı” bulmaya gönderdi. Byzas, Boğaz’ın Marmara’ya açıldığı noktaya varınca Asya kıyısındaki Khalkedon’un, Avrupa yakasının coğrafi ve stratejik üstünlüğünü göremediği için kehanetteki “körler kenti” olduğuna karar verdi ve Sarayburnu yarımadasına yerleşti.

Bu “körler” motifinin kehanetten bağımsız daha eski bir kaynağı da bulunur. Herodotos, Pers komutanı Megabazos’un Byzantion’a geldiğinde, çok daha elverişli bir yer seçme imkânı varken Khalkedon’u kurdukları için yerleşicileri kör olarak nitelediğini aktarır. Kehanetli versiyon ise Strabon ve Tacitus tarafından kaydedilmiştir.

Sanat tarihi açısından asıl kıymetli olan nokta, Byzas figürünün kentin kolektif hafızasında bir “kurucu kahraman” (oikistes) olarak yaşatılmasıdır. Antik kaynaklar Byzantionluların Byzas ile Trak kralının kızı olan eşi Phidaleia’nın heykelini kentin görünür bir yerine diktiğini aktarır. Byzas’ın idealize portresi, Marcus Aurelius dönemine (161–180) tarihlenen kent sikkelerinde de boy gösterir. Byzantion adının da muhtemelen Trakça kökenli olduğu düşünülür; Plinius’un Naturalis Historia‘sında anılan Lygos adı ise daha eski bir Trak yerleşimine işaret ediyor olabilir. Modern araştırmalar Yunan kolonisinden önce bölgede Trak yerleşimlerinin bulunduğunu ve kuruluş anlatısının efsane ile tarihin iç içe geçtiği bir yapı olduğunu vurgular; bu konudaki temel modern çalışma Thomas Russell’ın Byzantium and the Bosporus kitabıdır.

Kentin doğal topografyası ve konumu, sonraki bütün sanatsal ve mimari gelişmelerin önkoşuludur: Byzantion hem Karadeniz’e hem de Marmara üzerinden Ege’ye açılan deniz yolunu denetliyor, Haliç ise korunaklı mükemmel bir doğal liman sunuyordu.

Klasik ve Helenistik Dönemde Byzantion

Byzantion, Karadeniz’in tek deniz girişindeki stratejik konumu sayesinde her şeyden önce bir ticaret kenti olarak gelişti ve zamanla karşı kıyıdaki Khalkedon’u da egemenliğine aldı. Bu jeopolitik değer, kenti büyük güçlerin sürekli hedefi hâline getirdi.

Pers dönemi. Kent, I. Dareios’un MÖ 513’teki İskit seferi sırasında Ahameniş İmparatorluğu’na katıldı ve Skudra eyaletine bağlandı. Pers denetimi zaman zaman sarsılsa da Byzantion, Sestos ile birlikte Persler’in Boğazlar’daki başlıca Avrupa limanlarından biri sayıldı. Pers Savaşları’ndan sonra kent Spartalı komutan Pausanias tarafından alındı ve Atina önderliğindeki Delos Birliği’ne katıldı.

Atina ile Sparta arasında. Peloponnes Savaşı sırasında Sparta, Atina’nın hayati tahıl koridorunu kesmek amacıyla MÖ 411’de kenti ele geçirdi; Atina kuvvetleri MÖ 408’de kenti geri aldı. Bu çekişme, Byzantion’un Ege dünyası için ne denli kritik bir kilit noktası olduğunu açıkça gösterir.

II. Philippos kuşatması ve Hekate kültü. MÖ 340’ta Byzantionlular ile Atinalı müttefikleri Makedonya kralı II. Philippos’un kuşatmasına direndi. Geleneğe göre karanlık ve yağmurlu bir gecede Makedonların geceleyin düzenlediği baskın girişimi, gökte aniden beliren parlak bir ışıkla boşa çıktı. Byzantionlular bu kurtuluşu tanrıça Hekate’ye atfederek “ışık taşıyan” Hekate heykelini diktiler; bu anlatı Milet’li Hesykhios, Stephanos Byzantios ve Eustathios’un eserlerinde korunmuştur.

Bu olay kentin görsel kimliğinde ve nümizmatik hafızasında kalıcı bir iz bıraktı. MÖ 1. yüzyıldan itibaren basılan bazı Byzantion sikkelerinde yay ve sadaklı Artemis başı ile arka yüzde hilal ve sekiz kollu yıldız motifi görülür. Hilal ve yıldızın kökeni tartışmalı olsa da Hekate–Artemis kültüyle ilişkilendirilmesi yaygın bir yorumdur.

Dinsel ve kültürel ortam. Konstantinos’tan önceki Byzantion’da Rhea (tanrıların anası), Hekate, Artemis-Selene, Afrodit, Apollon Zeuksippos, Athena, Hera, Zeus, Hermes, Demeter ve Kore kültleri mevcuttu; Caracalla dönemi sikke ve yazıtlarında İsis ve Serapis izleri de görülür. Bu tapınakların büyük bölümü bugün Topkapı Sarayı’nın yer aldığı Sarayburnu’ndaki akropol çevresinde öbeklenmişti. Kent ayrıca Bizanslı mühendis Philon (y. MÖ 280–220) ve İskenderiye’de parlayan dilbilimci Aristophanes gibi dönemin önemli entelektüellerini de yetiştirmişti.

Roma Dönemi ve Septimius Severus

Byzantion, Roma’nın doğuya yayılması sürecinde tutarlı bir şekilde Roma yanlısı durmuş ve “özgür ve müttefik kent” (civitas libera et foederata) statüsü kazanmıştı. Kentin Roma dönemindeki asıl kırılma noktası ise MS 193’te başlayan taht kavgaları oldu.

Kuşatma ve yıkım (193–196). Byzantion, iç savaşta Septimius Severus’a karşı Pescennius Niger’in yanında yer aldı. Niger yenilip öldürüldükten sonra dahi kent teslim olmadı; üç yıl süren ağır bir kuşatmanın ardından 196’da açlık nedeniyle düştü ve Severus ordularınca cezalandırılarak ağır hasar gördü. 10. yüzyıl ansiklopedisi Suda, kentin tiyatrolarını, hamamlarını ve tüm süslemelerini yitirdiğini, Perinthos’a (Marmara Ereğlisi) bağlı bir köy statüsüne düşürüldüğünü aktarır (Suda On Line, Σ 181). Kent, kaybettiği hakları Caracalla’nın araya girmesiyle geri kazandı; Byzantionlular da minnet ifadesi olarak Caracalla’yı kentin arkhonu ilan etti.

Yeniden inşa. Severus kenti tahrip ettikten sonra kapsamlı bir imar hamlesi başlattı. Yeni kentsel planın merkezinde, dört tarafı revaklarla çevrili bir meydan olan Tetrastoon (sonraki Augustaion, bugünkü Ayasofya önü) yer alıyordu. Meydanın etrafında Zeuksippos Hamamı ve hemen yanında Hipodrom yükseldi; akropolün doğu yamacındaki tapınaklar, tiyatro ve amfitiyatro yenilendi, batı yamacına ise bir gymnasion eklendi. Severus ayrıca kendisini kentin yeni kurucusu ve koruyucusu olarak simgeleyen sikkeler bastırdı.

Zeuksippos adının kökeni. 6. yüzyıl kronikçisi Ioannes Malalas, Severus’un Tetrastoon’un ortasındaki bronz Helios heykeli nedeniyle hamama “Zeuksippon” adını verdiğini, çünkü Trakların güneşe “atları koşan tanrı” (Zeuxippos) dediğini yazar. Suda ise hamamın bir Zeus kutsal alanının yanına kurulduğunu belirtir.

Hipodrom’un başlangıcı. Suda‘ya göre Severus, yetim kardeşlerden ev ve bahçeler satın alıp ağaçları kestirerek Hipodrom’un inşasına başladı ve yapıyı gemi güverteleri ile pruva mahmuzlarıyla süsledi; inşaatı Severus başlatmış olsa da tamamlayan oğlu Caracalla’ydı. Hipodrom’un gerçek banisinin Severus mu yoksa Konstantinos mu olduğu uzun süre tartışılmıştır; Engin Akyürek’in 2021 tarihli çalışması, inşaatı Severus’un başlattığını, Konstantinos’un ise genişleterek tamamladığını savunur.

3. yüzyılın sonu. Severus sonrası dönem oldukça çalkantılı geçti: Germen kökenli Heruller 267’de Byzantion’u yağmaladı. Tetrarşi döneminde kent, Diocletianus’un başkenti Nikomedeia’nın (İzmit) gölgesinde kalsa da Severus’un kurguladığı Tetrastoon–Hipodrom–Mese ekseni, Konstantinos’un Yeni Roma’sının fiziki ve simgesel omurgasını oluşturacaktı.

Konstantinopolis’in Kuruluşu (324–330)

I. Konstantinos, 324’te rakibi Licinius’u Khrysopolis’te (Üsküdar) mağlup edip imparatorluğun tek hâkimi olunca, aynı yıl Byzantion’u imparatorluğun yeni başkenti olarak ilan etti. Üç tarafı denizlerle çevrili, savunması son derece kolay olan topografyası bu kararda hayati rol oynadı. Kent, 330 yılında Roma’ya ithafen Nova Roma (Yeni Roma) adıyla açıldı; ancak kısa sürede “Konstantinos’un kenti” anlamında Konstantinopolis adıyla anılmaya başlandı.

Kentin büyümesi. Konstantinos, eski Byzantion’un batısına yeni bir sur hattı çekerek kentsel alanı katbekat genişletti. Konstantinos surları içinde kalan alan yaklaşık 6 km² iken, 5. yüzyılda inşa edilecek II. Theodosius surları bu alanı yaklaşık 14 km²’ye çıkaracaktı. Konstantinos meşruiyet sağlama adına simgesel sürekliliğe de büyük önem verdi: Herodotos’un aktardığı geleneksel kuruluş tarihini benimseyerek 333–334’te Byzantion’un bininci yılını görkemli törenlerle kutladı ve bu vesileyle özel gümüş sikkeler darbettirdi.

Mese ve kent ekseni. Yeni kentin ana arteri, Severus’un Tetrastoon’undan başlayıp batıya doğru uzanan revaklı Mese caddesiydi (bugünkü Divan Yolu ve devamı). Mese boyunca sıralanan forumlar, Roma’daki imparatorluk forumlarının mimari bir yansıması olarak tasarlandı. Severus döneminin Tetrastoon’u, bu dönemde imparatorun annesi Helena’nın adıyla Augustaion olarak yeniden düzenlendi; Büyük Saray, Hipodrom ve Zeuksippos Hamamı bu meydanın çevresinde kümelenerek iktidarın kalbini oluşturdu.

Konstantin Forumu ve Çemberlitaş. Kentin en görkemli yeni meydanı, eski surların hemen dışında, yeni kent ile eski Byzantion’un kesişim noktasında inşa edilen oval planlı Konstantin Forumu’ydu. Etrafı sütunlu revaklarla çevrili ve paha biçilmez heykellerle donatılmış bu meydanda Bizans Senatosu’nun ilk binası da yer alıyordu.

Forumun merkezine, beyaz mermer bir kaide üzerinde yükselen Mısır porfirinden bloklarla oluşturulmuş anıtsal bir sütun dikildi ve 11 Mayıs 330’daki açılış töreninde ithaf edildi. Özgün yüksekliğinin 37 ile 50 metre arasında olduğu tahmin edilmektedir. Porfir taşının imparatorluk ailesine özgü mor rengi, tek başına iktidar ve egemenlik simgesiydi.

Sütunun tepesinde, Konstantinos’u güneş tanrısı Helios/Apollon formunda, başı yedi ışınlı taçla çevrili, sağ elinde mızrak, sol elinde küre tutarken betimleyen devasa bir bronz heykel bulunuyordu. Bu ikonografik tercih, Konstantinos’un erken dönem sikkelerindeki Sol Invictus (Yenilmez Güneş) imgesiyle tam bir uyum içindedir. 5. yüzyıl kilise tarihçileri Sokrates Skholastikos ve Philostorgios heykelin doğrudan Konstantinos’u temsil ettiğini belirtir; buna karşılık Eusebios’un Konstantinos’un Hayatı adlı eseri açılıştan genel ifadelerle bahsederken sütuna değinmez. Pagan güneş kültü ile Hristiyan imparator imgesinin bu senkronik birleşimi, Geç Antik dönem sanatının ve zihniyetinin geçiş karakterini gösteren en ikonik örneklerden biridir.

Açılış töreni ve sonraki yüzyıllar. Kaynaklara göre açılış törenleri Mese boyunca yapılan görkemli bir alayla Konstantin Forumu’nda tamamlanıyor, heykel ve kutsal emanetler sütuna yerleştiriliyordu. Her yıl 11 Mayıs’ta kentin kuruluş yıldönümü, bu heykelin yaldızlı ahşap bir kopyasıyla kutlanmaktaydı. Sütun, 416 depreminin ardından demir çemberlerle takviye edildi. Tepe heykel 1106’daki şiddetli bir fırtınada düştü ve I. Manuel Komnenos (1143–80) tarafından yerine anıtsal bir haç yerleştirildi. Osmanlı döneminde 1515’te ve II. Mustafa devrinde yenilenen demir kasnaklar sütuna bugünkü adını verdi; 1779 yangınında kararan gövdesi nedeniyle Batı literatüründe “Yanık Sütun” (Burnt Column) olarak da bilinmektedir.

Hipodrom ve Anıtları

Hipodrom, Konstantinopolis’te yalnızca araba yarışlarının yapıldığı bir spor alanı değil, aynı zamanda imparator ile halkın doğrudan yüz yüze geldiği, kamusal ve siyasi ritüellerin sahnesiydi. Arenayı ikiye bölen yükseltilmiş orta set (spina), Roma’daki Circus Maximus örneğinde olduğu gibi imparatorluğun zafer simgeleriyle donatıldı. Bugün Sultanahmet Meydanı’nda bu görkemli düzenlemeden üç anıt ayakta kalmıştır ve aralarındaki hizalanma spina hattını hâlâ muhafaza etmektedir.

Yılanlı Sütun. Birbirine sarılmış üç ejderha/yılan bedeninden oluşan bu bronz sütun, MÖ 479’daki Plataia Savaşı’nda Pers işgaline karşı birleşen Yunan kent devletlerinin zaferini ölümsüzleştirmek üzere Delfi’deki Apollon Tapınağı’na adanmıştı. Herodotos anıtın eritilen Pers ganimetlerinden döküldüğünü aktarır. Sütunun 12. ve 3. sarmalları arasına Sparta, Atina ve Korint liderliğindeki 31 Yunan kentinin adı kazınmıştır; harf karakterlerindeki özensizlik, bu hiyerarşik listenin sonradan eklendiği ihtimalini doğurur. Yılan başları özgün hâlinde altın bir tripod kazanını taşımaktaydı; ancak bu kazan Pausanias’ın yaşadığı 2. yüzyılda Delfi’den zaten kaybolmuştu. Sütunun ve Örme Dikilitaş’ın tabanındaki kurşun borular, her iki anıtın da bir dönem anıtsal çeşme (nymphaeum) olarak işlev gördüğünü gösterir. Sütunun simgesel anlamı zamanla radikal bir dönüşüme uğradı: Antik dönemin siyasi-askerî zafer vurgusu unutuldu, yerini kenti kötülüklerden koruyan apotropaik (tılsımlı) bir işleve bıraktı. Nitekim Evliya Çelebi, sütunun kenti yılan, akrep ve haşerelerden koruyan bir tılsım olduğunu yazar; eser Matrakçı Nasuh’un İstanbul minyatüründe de bütünlüğüyle tasvir edilmiştir. Yılan başları 1700 civarında koptu; Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenen üst çene parçası ise 1848 kazılarında bulundu.

Theodosius Dikilitaşı. Bu Mısır dikilitaşı, MÖ 15. yüzyılda III. Thutmose tarafından Karnak’taki Amon-Ra Tapınağı için yaptırılmıştı; yüzeylerindeki hiyeroglifler firavunun Suriye seferlerini ve tanrıya sunduğu adakları anlatır. I. Theodosius 390 yılında dikilitaşı Hipodrom’a diktirerek, MÖ 10’da Circus Maximus’a dikilitaş koyduran ilk imparator Augustus’u bilinçli bir şekilde model aldı. Monolit taş, taşıma esnasında kırıldığı için bugün özgün boyunun muhtemelen üçte ikisi kadardır ve dört bronz takoz üzerine oturtulmuştur. Dikilitaşın kente getirilmesi aslında II. Constantius veya Iulianus döneminde gerçekleşmiş, fakat dikilmesi ancak 390’da Proklos’un valiliği döneminde başarılabilmişti.

Anıtın esas sanat tarihi değeri, Geç Antik üslubun manifesto niteliğindeki mermer kaidesindedir. Kaidenin dört yüzündeki kabartmalar, I. Theodosius ve saray erkânını imparatorluk locasından yarışları izlerken betimler; alt bantlarda ise yarış sahneleri ve dikilitaşın teknik olarak dikiliş süreci işlenmiştir. Bu kabartmalar, Geç Antik plastik sanatın tarihlenebilen en referansiyel örnekleri arasındadır. Figürlerin cepheden, hiyerarşik boyutlandırmayla ve dikey katmanlar hâlinde sıralanması, Klasik Çağ’ın natüralist anlayışından Orta Çağ Bizans sanatının soyut ve simgesel anlatım diline geçişini gözler önüne serer. Kaidedeki Latince ve Yunanca yazıtlar, taşın 32 günde dikildiğini ve dünyadaki her şeyin Theodosius ile soyuna tabi olduğunu gururla ilan eder.

Örme Dikilitaş. Kesme blok taşlardan inşa edilen bu yaklaşık 32 metrelik anıt, Roma’daki Circus Maximus’taki ikili obelisk düzenlemesini tamamlamak üzere spina üzerine yerleştirildi. Kaidesindeki Yunanca yazıt, 944 yılında VII. Konstantinos Porphyrogennetos tarafından restore edildiğini kaydeder; dönemin kaynaklarına göre dikilitaşın dış yüzeyi, dedesi I. Basileios’un askerî zaferlerini kabartmalarla anlatan yaldızlı bronz levhalarla kaplıydı. İlk inşa tarihi konusundaki tartışmalar devam etmektedir: Kimi araştırmacılar yapıyı Severus/Konstantinos dönemine, kimileri ise doğrudan 10. yüzyıla tarihler.

Kayıp heykeller ve San Marco atları. Hipodrom bunlara ek olarak Herakles, Athena, Kalydon yaban domuzu, dişi kurt ve ikizler gibi onlarca eşsiz antik bronz heykel koleksiyonuna ev sahipliği yapıyordu. Bu paha biçilmez bronzların büyük bölümü 1204’teki Dördüncü Haçlı Seferi yağmasında eritilerek sikkeye dönüştürüldü; felaketi gözleriyle gören Bizanslı tarihçi Niketas Khoniates, yok edilen bu şaheserlerin hüzünlü bir envanterini tutmuştur. Bugün Venedik’teki San Marco Bazilikası’nın cephesini süsleyen ünlü dört bronz at heykelinin de Hipodrom kathismasının üzerindeki kulelerden sökülerek götürüldüğü genel kabul görür.

Antik Heykellerin Toplanması

Kuruluşundan 15. yüzyıldaki düşüşüne dek Konstantinopolis, kamusal mekânlarında eşi benzeri görülmemiş büyüklükte bir antik heykel koleksiyonuna ev sahipliği yaptı. Bu görkemli heykeltıraşlık mirasının mekânsal dağılımını ve Bizanslıların antik heykeli estetik/politik açıdan nasıl alımladığını inceleyen en temel çalışma, Sarah Bassett’in The Urban Image of Late Antique Constantinople kitabıdır. Bassett, heykellerin sergilendiği ana odakları tek tek haritalandırır: Augustaion, Senato, Zeuksippos ve Konstantin hamamları, Khalke Kapısı, Konstantin, Theodosius ve Arkadios forumları, Altın Kapı, Hipodrom, Milion ve Lausos Sarayı.

Konstantin’in devşirme politikası. Konstantinos, Yeni Roma’ya imaj kazandırmak amacıyla imparatorluğun tüm pagan tapınaklarından ve kentlerinden en ikonik heykelleri başkente taşıttı; Yılanlı Sütun bu stratejinin simgesidir. Bassett’e göre Konstantinos dönemi koleksiyonları kozmopolit bir kent imgesi inşasına hizmet ederken, 4. yüzyıl sonu ve 5. yüzyıldaki Theodosius dönemi düzenlemeleri daha çok hanedan propagandasına odaklanmıştı. Bassett her heykel grubunu bilinçli bir “program” olarak okur: Hipodrom heykelleri zafer ve zafer ritüellerini, Senato binasındaki Zeus, Athena ve Musa heykelleri etik ve felsefi idealleri, Zeuksippos Hamamı’ndakiler ise paideiayı temsil etmekteydi.

Bu programatik okuma sanat tarihi dünyasında tamamen tartışmasız değildir. Kitap üzerine yazılan metodolojik bir eleştiride, Konstantinopolis’in diğer Geç Antik Akdeniz kentlerinden izole edilerek aşırı istisnai görüldüğü ve heykel gruplarına gereğinden fazla ideolojik niyet yüklendiği ifade edilir. Ancak Hristiyanlaşan bir başkentte pagan heykellerin yok edilmeyip tam aksine kamusal alanda sergilenmesi, Bizans’ın Greko-Romen mirasıyla kurduğu karmaşık entelektüel ilişkiyi anlamak açısından son derece belirleyicidir.

Zeuksippos Hamamı. Severus’un temelini attığı hamam, Konstantinos döneminde devasa bir heykel galerisine dönüştürüldü. Bu heykel koleksiyonu hakkındaki ana kaynağımız, İmparator Anastasios (491–518) döneminde Mısır’ın Koptos kentinden gelen şair Khristodoros’un hamamdaki 80 bronz heykeli tek tek betimlediği Ekphrasis başlıklı şiiridir. Şiir; Homeros kahramanları, şairler, filozoflar ve tarihî şahsiyetlerden oluşan bu benzersiz seçkinin günümüze ulaşan yegâne tanığıdır. Anthony Kaldellis ise bu metnin heykellerin birebir envanteri değil, Geç Antik döneme ait edebi bir kurgu olarak okunması gerektiğini savunur. Hamam 532’deki Nika Ayaklanması’nda yangınla tahrip olup yeniden inşa edilmiş; kalıntıları ise 1460’larda Fatih Camii inşaatında yapı taşı olarak kullanılmıştır. Yapının temelleri 1925’te Sultanahmet’te ortaya çıkarılmış, 1927–28 kazılarında ele geçen heykel kaideleri sayesinde kimliği doğrulanmıştır.

Lausos Koleksiyonu. 5. yüzyılın başlarında saray başhadımı Lausos, Mese üzerindeki konutunda olağanüstü bir özel sanat koleksiyonu oluşturdu. Theodosius döneminde kapatılan doğu tapınaklarından toplanan bu şaheserler, dindar bir Hristiyan olan Lausos tarafından dini içeriklerinden sıyrılarak sırf estetik ve sanatsal değerleri için bir araya getirilmişti. Koleksiyonun en müstesna parçaları; Pheidias’ın Olympia Zeus Tapınağı için yaptığı devasa altın-fildişi Zeus heykeli (Antik Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri) ve Praksiteles’in ünlü Knidos Afroditi’ydi. Bunların yanı sıra Samoslu Hera, Lindoslu Athena, Eros ve Kairos heykelleri de salonda yer alıyordu.

Antik kaynaklar heykellerin mekân içinde tematik bir kurguyla yerleştirildiğini aktarır. Yapılan rekonstrüksiyonlara göre Zeus heykeli ana salonun derinliğindeki apsiste, yanında Eros ve Kairos ile duruyordu; bir duvarda Paris’in Yargısı mitine göndermeyle Athena, Afrodit ve Hera, karşı duvarda ise alegorik ve fantastik hayvan heykelleri sıralanmıştı. Michael Vickers bu düzenlemenin neoplatonik bir alegori taşıdığını savunurken, Bassett bu görüşe mesafe koyar. Ne yazık ki bu muazzam koleksiyon 475 yılındaki büyük kent yangınında tamamen kül oldu. Cyril Mango, Mese ile Antiokhos Sarayı arasında kalan rotunda ve büyük salon kalıntılarını Lausos Sarayı olarak tanımlamıştır; bu mimari kalıntılar bugün Sultanahmet’te görülebilmektedir.

Theodosius Hanedanı ve Geç Antik Kent

I. Theodosius (379–395) ve halefleri döneminde Konstantinopolis, Konstantinos’un çizdiği sınırları aşarak Tarihî Yarımada’nın tamamını kaplayan devasa bir metropol kimliği kazandı. Bu evrenin anıtsal mimarisi Roma’nın zafer ve güç dilini aynen devralırken, bunu Hristiyan simgeciliğiyle harmanladı.

Theodosius Forumu (Forum Tauri). Mese üzerindeki ikinci büyük meydan, Konstantinos tarafından kurulan “Boğa Forumu”ydu; I. Theodosius burayı devasa bir zafer forumuna dönüştürdü. Oğlu Arkadios, babasının anısına forumun merkezine kabartmalı bir zafer sütunu diktirdi; sütunun tepesindeki heykel 478 depreminde yıkıldı. Forumun girişinde, Roma’daki zafer takları stilinde inşa edilmiş, üzerinde Theodosius ve oğulları Arkadios ile Honorius’un heykellerinin bulunduğu anıtsal bir tak yer alıyordu. Zafer sütununa ait devasa kabartmalı mimari bloklar bugün Beyazıt Meydanı ve özellikle Beyazıt Hamamı’nın temellerinde devşirme malzeme olarak görülebilmektedir.

Arkadios Sütunu. Kserolophos (Cerrahpaşa) tepesinde yükselen bu anıtsal sütun, 401 yılından itibaren Arkadios’un isyancı Got generali Gainas’a karşı kazandığı askerî zaferleri ölümsüzleştirmek amacıyla inşa edildi. Roma’daki Traianus ve Marcus Aurelius sütunlarında olduğu gibi, sütun gövdesi seferleri anlatan helisoidal bir kabartma friziyle kaplıydı ve içinde tepeye çıkan döner bir merdiven barındırıyordu. Yaklaşık 50 metre yüksekliğindeki sütunun frizi gövdeyi 14 kez dolaşmaktaydı. Kaidede Arkadios ve Batı İmparatoru olan kardeşi Honorius barbarlar üzerinde zafer kazanırken, üstlerinde haç taşıyan iki zafer meleği resmedilmişti; bu da iktidarın ilahi kaynağını vurguluyordu. Kabartmalarda Honorius’un da zafere ortak gösterilmesi, gerçekte yaşanmamış ideolojik bir saray kurgusudur.

Sütun, depremler sonrası devrilme tehlikesi arz ettiği için 1715 (veya 1719) yılında Osmanlı yönetimi tarafından emniyet gerekçesiyle kaide seviyesine kadar yıktırıldı. Sütunun özgün görünümünü bugün bilmemizi sağlayan en kıymetli belge, 1574–75 yıllarında İstanbul’da bulunan bir seyyah tarafından çizilen ve Cambridge Trinity College’da korunan Freshfield Albümüdür. Anıtın masif kaidesinin iç çekirdeği bugün Cerrahpaşa’da konutların arasında ayaktadır ve halk arasında “Avrat Taşı” olarak bilinmektedir.

Theodosius Surları. II. Theodosius döneminde Doğu Praetoria Valisi Anthemios, Marmara kıyısından Haliç’teki Blakhernai Sarayı’na uzanan yeni kara surlarını 413 yılında tamamladı. 6 Kasım 447’deki yıkıcı deprem sur hattının büyük bölümünü yıktı; ancak kent valisi Kyros’un olağanüstü organizasyonuyla onarım çalışmaları sadece 60 günde bitirildi. Bu hızlı restorasyon sırasında hendek, dış sur (proteikhisma) ve iç surdan oluşan üç kademeli savunma sistemi inşa edilerek kentin aşılmaz tahkimatı oluşturuldu. Surlar 1453’e kadar kenti bin yıl boyunca korumuş olup 1985’ten bu yana UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndedir.

Altın Kapı (Porta Aurea). Kentin batıdan gelen protokol ve imparatorluk alayları için tasarlanan törensel girişi olan Altın Kapı, kara surlarının Marmara’ya yakın güney ucundadır. Kapının ilk olarak I. Theodosius tarafından Via Egnatia üzerinde bağımsız bir zafer takı olarak inşa edildiği, daha sonra II. Theodosius surlarına dahil edildiği kabul görür. Alternatif görüş ise kapı ve surların eşzamanlı tasarlandığını savunur. Yapı Osmanlı döneminde Yedikule Hisarı’nın bünyesine katılmıştır.

Markianos Sütunu (Kıztaşı). İmparator Markianos (450–457) döneminde dikilen, kaidesinde zafer tanrıçası Nike kabartmaları bulunan bu tek parça granitten sütun, Geç Antik dönemin kamusal anıt geleneğini sürdürür. Çemberlitaş ve Gülhane Parkı’ndaki Gotlar Sütunu ile birlikte kentin günümüze ulaşan nadir anıt sütunlarındandır.

Arkeolojik Kanıtlar

İstanbul’un antik ve Geç Antik dönemine dair bilgimiz uzun yıllar boyunca yalnızca yazılı kaynaklara ve yüzeyde kalan anıtlara dayanmaktaydı; zira aralıksız yerleşime sahne olan kentte antik katmanlar yoğun modern yapılaşmanın altında kalmıştı. 21. yüzyılın geniş ölçekli altyapı projeleri bu tabloyu kökten değiştirdi.

Yenikapı–Marmaray kazıları. Kültür ve Turizm Bakanlığı izniyle İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından 2004 yılında başlatılan Marmaray kurtarma kazıları, I. Theodosius döneminde inşa edilen ve Erken Bizans’ın en hayati limanı olan Theodosius Limanı’nı gün ışığına çıkardı. Liman, özellikle Mısır’dan kente taşınan tahıl sevkiyatını karşılamak için kurulmuştu. Yazılı kaynaklardan bilinen ancak fiziki izi kayıp olan bu limanın keşfi, Geç Antik dönemin deniz ticareti ve lojistiğine dair eşsiz veriler sağladı.

Yenikapı, Sirkeci ve Üsküdar odaklı yürütülen 8 yıllık kazılarda yaklaşık 60 bin envanterlik eser belgelendi. Bunlar arasında 5. ile 11. yüzyıllar arasına tarihlenen 37 ahşap batık gemi, küresel ölçekte en geniş Orta Çağ batık koleksiyonunu oluşturmaktadır. Bu batıklardan “Yenikapı 12” olarak adlandırılan ticaret teknesinin deneysel arkeoloji yöntemleriyle birebir replikası yapılarak denize indirilmiştir. Avrasya Tüneli çalışmaları esnasında ise limanın devamı ve oksijensiz balçık ortamı sayesinde mükemmel korunan ahşap örme mendirek sistemleri açığa çıkarılmıştır.

Byzantion’dan çok daha eski bir İstanbul. Liman tabanının altındaki balçık tabakasında yapılan derin sondajlar, günümüzden yaklaşık 8.500 yıl öncesine (MÖ 6500) tarihlenen Neolitik bir yerleşimi, gömü alanlarını ve ahşap kano/ayak izlerini ortaya çıkardı. Beşiktaş metro kazılarında da yaklaşık 6.000 yıllık Neolitik/Kalkolitik kalıntılar belgelendi. Bu keşifler, Megaralıların MÖ 7. yüzyılda Boğaz’a geldiklerinde bakir bir doğayla değil, binlerce yıllık yerleşim hafızası olan bir coğrafyayla karşılaştıklarını kanıtlamış, antik kaynaklarda geçen Trak kökenli Lygos yerleşimi anlatılarına somut bir zemin kazandırmıştır.

Kazı alanı ve müze projeleri. Kazı alanında bir Batık Gemiler Müzesi ve yaklaşık 500 bin m²’lik bir Arkeopark kurulması planlanmış, Fatih Belediye Meclisi’nden avan projesi geçmiş ve uluslararası bir mimari proje yarışması düzenlenmişti. Projenin hayata geçirilme süreci belirsizliğini korurken, çıkarılan paha biçilmez buluntular İstanbul Arkeoloji Müzeleri depolarında koruma altındadır.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri. Kentin antik mirasının muhafaza edildiği ana kurum olan müze, Osman Hamdi Bey’in vizyonuyla şekillenmiş olup kentin Byzantion ve Konstantinopolis evrelerine ait en önemli eserleri barındırır: Yılanlı Sütun’un yılan başı parçası, antik heykeller, yazıtlar, Altın Kapı yakınlarında bulunan Tetrark heykeli gövdesi ve Yenikapı buluntuları bunlardandır. Müze, uzun süren kapsamlı bir restorasyonun ardından 2022’de yeniden ziyarete açılmıştır.

Hipodrom ve çevresindeki kazılar. Hipodrom alanında 1927 ve 1928 yıllarında yürütülen ilk sistemli kazılar, Zeuksippos Hamamı’nın konumunu ele geçen heykel kaideleri sayesinde kesinleştirmişti. Yılanlı Sütun çevresinde 1855–56’da yapılan kazı ise bronz gövde üzerindeki antik Yunan kent adlarını açığa çıkardı. Bununla birlikte Hipodrom tabanında ve Zeuksippos çevresinde yapılan araştırmalar, Septimius Severus dönemi evresinin detaylarını tam anlamıyla aydınlatmak için henüz yeterli derinliğe ulaşamamıştır.

Apartman No:26 Notu

İstanbul’un Antik Çağ ve Roma mirası, kentin sonraki Bizans ve Osmanlı dönemi mimari ve sanatsal kimliğinin hem fiziki hem de imgesel temelini oluşturur. Byzantion’un kuruluşuyla başlayan kentleşme tecrübesi, Konstantinos’un 330 yılındaki başkent ilanıyla birlikte sistemli bir kentsel sergileme ve meşruiyet politikasına dönüşmüştür.

Bu tarihsel süreçten üç temel çıkarım öne çıkar:

  1. Septimius Severus’un kurguladığı Tetrastoon–Hipodrom–Mese ekseni, Konstantinopolis’in ve dolayısıyla Doğu Roma ile Osmanlı İstanbul’unun anıtsal çekirdeğini tanımlamıştır; bugün Ayasofya, Topkapı Sarayı ve Sultanahmet Camii hâlâ bu kadim topografik aks üzerinde konumlanır.

  2. Akdeniz dünyasından devşirilen ikonik heykel ve anıtlar kenti Geç Antik Çağ’ın en büyük açık hava müzesine dönüştürmüş, Yeni Roma’nın iktidarını Delfi, Karnak ve Olympia gibi kadim kutsal merkezlerin simgesel sermayesiyle beslemiştir.

  3. Theodosius Dikilitaşı kaidesi, Konstantin Sütunu ve Arkadios Sütunu gibi anıtlar, Klasik natüralizmden Orta Çağ’ın hiyerarşik ve simgesel görsel diline geçişin tarihlenebilir somut belgeleridir; bu estetik dönüşüm, ilerleyen yüzyıllarda Bizans mozaik ve ikona sanatının üslupsal zeminini hazırlayacaktır.

Bununla birlikte Hipodrom’un evreleri, Örme Dikilitaş’ın özgün tarihi ve kamusal heykellerin tematik kurgusu gibi konular sanat tarihi disiplininde canlılığını koruyan tartışma alanlarıdır. Yenikapı kazı sonuçlarının tam yayını ve yapılması planlanan müze projeleri, kentin Antik ve Geç Antik evresine dair bakışımızı genişletmeye devam edecektir.

0 Votes: 0 Upvotes, 0 Downvotes (0 Points)

Önceki Gönderi

Sonraki Gönderi

Bize Katılın
  • X Network146
  • Linkedin
  • Youtube1.2K
  • İnstagram8.5K

Bir ödül verilmiş, bir film çıkmış, bir sergi açılmış... Hepsi burada.


    E-posta yoluyla bülten almayı kabul ediyorum. Daha fazla bilgi için lütfen şu adresi inceleyin: Gizlilik Politikası



    Reklam

    Sonraki Gönderi Yükleniyor...
    Takip Et
    Arama Trendler
    Apartman Gözdesi
    Yükleniyor

    Giriş yapılıyor 3

    Hesabınız oluşturuluyor ve onay maili gönderiliyor 3