
Önce İstanbul vardı. Şehrin geçmişine dair duyduğum tutku, kuşkusuz ki ilk adımımı atmamı sağladı. Ardından, yine karakter ortaya çıkmadan önce şehrin mimarisi, ahşap evler, bu evlerin yangına karşı kötü bahtları beni yavaş yavaş mekânın içine çekti. Sonra tulumbacılar. Bu binaların belki bir avuç kadarının olsa da bugüne gelmesinde katkısı olanlar cefakârlar beni cezbetti. Ama zaman ve mekân, roman dünyasında harekete geçmek için Denizoğlan’ı bekledi.
Çocukluğumun belki de şehrin olabilecek en eski bölgesinde, Yedikule’de geçmiş olmasının bunda payı olabilir. Yedikule Kalesi, mahallenin çocukları olarak elimizi kolumuzu sallayarak girebildiğimiz bir yerdi. Burada Ramazan ayında yapılan Karagöz ve Hacivat gösterisini hatırlıyorum, daha sonra sinema perdesinde gördüğüm hiçbir film beni bu kadar büyülememişti. Kalenin tepesinden Marmara’nın derinliklerine bakmak, ama başka bir yanından balkondaki anneme el sallamış olmam, elimi tutan babam ki tarihe merakım ondan gelmektedir, tüm bu deneyimler dönemin ruhuna nüfuz etme çabamı kuvvetlendirmiş olmalı.
Kızıl Bayram’ın da viranedeki çocuklar kadar olmasa da bir kurban olduğunu düşünüyorum. Tulumbacılık mesleğini bir güvence altında yapabilme şansı olsaydı, belki de bu yollara meyletmeyecekti. Sütten çıkmış kaşıktır da diyemiyorum. Şeytana uymuş bir karakter olduğunu söyleyebilirim, ama hikâyenin gerçek şeytanı, kötü karakteri mi demeliyiz yoksa, insanların sağlığını, huzurunu kişisel çıkarları uğruna ayaklar altına alanlar. Yazar olarak ben burada tavrımı, düzeni korumak ve iyileştirmekten yana olanlardan yana koyuyorum.
Burada esasında 1826’daki Vakayı Hayriye’den geriye doğru gelmemiz gerekiyor. Bu dönemde Yeniçeri Ocakları kaldırılmış, merkezi yönetim güçlenmişti. Devlet sırtındaki işlevsiz bir yükten kurtulmuştu adeta, istikrarlı adımlar atacağı, reformist bir devre girmişti. Bu elbette sadece bir günde olmadı, yılları süren bir mücadelenin sonunda gerçekleşti. Hikâyenin geçtiği 1815’de Tulumbacılar, doğrudan ve dolaylı olarak Yeniçeri Ocağı’na bağlılar. Dolayısıyla sarayın dayattığı daha kuvvetli, merkeziyetçi bir döneme karşı direniyorlar. Bu tarihsel bilgiler bana bir fırsat verdi, tulumbacıları siyaseten tavır almak zorunda bıraktım. Kimisi direniyor, kimisi yeni dönemde Saray’la birlikte hareket ediyorlar. Sayıları ve asker kökenli oldukları düşünüldüğünde, şehrin içinde zapt edilmesi güç bir kuvvet gibi duruyorlar. Dolayısıyla hikâyenin önemli bir ağırlık merkezini teşkil ediyorlar.
Aidiyet ilk başta bir bölgede yerleşik olmakla ilintili duruyor ama aslında bakarsınız bence öncelikli olarak kabul görmekle ilgili. Mesela Denizoğlan’ın babasının ait olduğu yer deniz. Oldukça geniş bir alandan bahsediyoruz. Bir teknede seyrettiği müddetçe kendisini zamana ve mekâna ait hissediyor. Fakat bu mavi dünya tüm cazibesine rağmen tekinsiz. Bu yüzden kendi oğlu için daha güvenli, daha güçlü insanların arasında olabileceği bir gelecek hayal ediyor. Özgürlüğünden ödün verip yerleşiyor. Bir anlamda bir konargöçerin yerleşmeye zorlanması gibi. Denizoğlan ise babasının kendisi için hazırladığı dünyayla pek ilgili değil, o da denizlere açılmak istiyor. Ona sunulan güvenli hayat, paslı bir zemine yapılmış boya gibi kusuyor. Saray’a ait değil, yetimhaneye ait değil, sokaklara ait değil? Peki nereye ait? Ancak sokak çocuklarıyla tanıştığı ve onların karşılıksız sevgilerini hissedince ait olduğu yeri bulabiliyor. Özetle, bence insan olduğundan farklı davranmak zorunda kalmadığı, kimseden bir fenalık görmeyeceği yere aittir. Bu yeri bulamadıysa da bunun hasretiyle yaşar.
Röp: Pınar Yılmaz






