
Londra’nın brütalist kalbi Barbican, bu bahar bizi alışılmadık bir diyaloga, formun sınırlarını zorlayan bir karşılaşmaya davet ediyor. Encounters: Giacometti serisinin üçüncü ayağında, 20. yüzyılın heykel dehası Alberto Giacometti ile çağdaş sanatın en özgür ruhlarından Lynda Benglis ilk kez yan yana geliyor. Bu katın havası, Giacometti’nin o bildiğimiz, gergin ve uzayan metalik sessizliği ile Benglis’in ele avuca sığmayan, organik ve viseral formları arasında gidip gelen büyüleyici bir gerilimle yüklü. Kazan dairesinden yükselen yaratıcı dumanlar, bu kez iki farklı kuşağın “beden” ve “mekân” üzerine kurduğu o eşsiz dili süzerek gün yüzüne çıkarıyor. 12 Şubat’ta kapılarını açan bu sergi, Benglis’in daha önce hiç gün yüzüne çıkmamış eserlerini, bizzat sanatçının seçtiği Giacometti heykelleriyle bir araya getiriyor. Londra’nın puslu Mart günlerinde, tarihin ve bugünün iç içe geçtiği bu odada yürürken, heykelin sadece katı bir kütle değil, aynı zamanda yaşayan, nefes alan ve hatta akışkan bir enerji olduğunu fark edeceksiniz. Apartmanımızın bu yeni katında, formun özgürleştiği o tekinsiz ama bir o kadar da huzurlu boşluğa birlikte göz atalım.
Barbican’ın ikinci katında gerçekleşen bu büyük sergi, Encounters: Giacometti serisinin en iddialı halkalarından biri olarak öne çıkıyor. Serginin küratoryal yapısı, yalnızca eserleri yan yana dizmekle kalmıyor; Benglis’in 1960’lardan bu yana süregelen ekstatik form arayışını, Giacometti’nin 20. yüzyılın ortalarında insan figürünü atomize eden yaklaşımıyla çarpıştırıyor. Benglis, kendi seçkisiyle Giacometti’yi yeniden okurken, izleyiciye de zamanın ötesinde bir köprü sunuyor.
Bu karşılaşma, heykel sanatının geçirdiği evrimi anlamak açısından stratejik bir öneme sahip. Giacometti’nin varoluşsal sancılarla incelmiş figürleri, Benglis’in visceral formlarıyla karşılaştığında, ortaya çıkan enerji modern ve şehirli bir anlatının temelini oluşturuyor.
Lynda Benglis, sanat dünyasında alışılagelmiş kalıpları yıkan, malzemeye adeta hükmeden tavrıyla tanınır. Onun eserleri hem oyunbaz bir hafiflik taşır hem de izleyiciyi fiziksel olarak etkileyen bir derinliğe sahiptir. 1960’lardan bugüne dek sürdürdüğü pratik; lateks, poliüretan ve metal gibi malzemeleri adeta akan bir sıvı gibi dondurarak oluşturduğu formlarla doludur.
Sergide yer alan ve daha önce hiç sergilenmemiş yeni eserler, Benglis’in doğaya ve insan bedenine duyduğu hayranlığın birer kanıtı niteliğinde. Sanatçının ekstatik olarak tanımlanan bu formları, Giacometti’nin dikey ve katı çizgilerine karşı akışkan bir alternatif sunuyor. Mekânın içindeki bu organik hareketlilik, izleyiciyi heykelin etrafında dönmeye, formun her bir kıvrımını keşfetmeye zorluyor.
Alberto Giacometti, modern heykelin en önemli figürlerinden biri olarak, figürün uzaydaki kapladığı alanı ve algılanışını sonsuza dek değiştirdi. Kendine has o “uzatılmış” figürleri, sadece birer heykel değil; aynı zamanda modern insanın kırılganlığını ve yalnızlığını simgeleyen birer anıttır.
Benglis’in küratörlüğünde seçilen Giacometti eserleri, sergideki dinamizmi dengeliyor. Giacometti’nin metalik, sert ve neredeyse eriyecekmiş gibi duran dokuları, Benglis’in yumuşak geçişli dünyasıyla zıtlık oluşturarak serginin derinlikli tonunu pekiştiriyor. İnsan formunun bu denli farklı iki perspektifle ele alınması, Barbican’ın brütalist mimarisi altında adeta yeni bir anlam katmanı kazanıyor.
Sergi Detayları:
Mekân: Barbican Centre, Level 2, Silk Street, Londra.
Tarih: 31 Mayıs 2026 tarihine kadar






