
Londra’nın bağımsız gece hayatına yıllardır nabız tutan isimlerden Ian Watson (How Does It Feel to Be Loved? kulüp gecesinin arkasındaki gazeteci ve yazar), ilk romanı The Tunnels ile bu kez sahneyi yerin altına kuruyor. 30 Aralık 2025’te paylaşılan bölümden anlaşıldığı kadarıyla kitap, “suburban science fantasy ghost story” tanımını boşuna taşımıyor: West Norwood’un mezarlık, tur rotaları, yerel yapı marketi gibi gündelik dokusunu alıp, onu tedirgin edici bir rüyaya dönüştüren bir tünel ağına yerleştiriyor.
Roman 26 Şubat 2026’da Secret Name Books etiketiyle yayımlanacak ve şimdiden ön siparişte olduğundan elinizi çabuk tutmanız için bir fırsat.
Watson’ın West Norwood’u seçmesi tesadüf değil. Burası Londra’nın “sessiz” görünen ama çok katmanlı banliyölerinden: gündüzleri normal, geceleri fazlasıyla hayal gücü kaldıran bir yer. Metinde özellikle West Norwood Cemetery ve onun “turistik gotik” hissi, öykünün kapısı gibi çalışıyor. Okur daha ilk adımda “turu yapılan” bir mekânın, bir anda turdan çıkıp gerçek bir labirente dönüşebildiğini görüyor.
Paylaşılan bölüm, klasik “korku”dan ziyade tekinsiz bir mizah ve törensel bir stil taşıyor. Takara isimli karakter, katakomplarda ilerlerken bir yandan “icat” fikrine dair acımasız bir yorum getiriyor: büyük fikirler, çoğu zaman kusursuz bir dehanın değil; yanlış denemelerin, kazaların ve sapmaların ürünü gibi ele alınıyor.
Ama metnin asıl sahne ışığı Takara’nın sunumundaki dönüşümde:
Bir anda beliren aşırı beyaz, neredeyse floresan bir gelinlik (romantik değil; daha çok kâbus gibi)
Sonra “matador kesimli” simsiyah bir takım, toz-blood estetiği ve beraberinde gelen cinsiyet sunumu kayması
Bu anlar, hayalet hikâyesi etiketinin içine, net bir şekilde moda, performans ve kimlik meselesi de yerleştiriyor. Takara’nın kıyafet üzerinden kurduğu güç gösterisi, sanki metnin dünyasında gerçekliğin kendisinin de bir kostüm olduğunu ima ediyor.
The Tunnels’ın tonu; banliyö gerçekçiliğiyle sıradan yerler, tanıdık sokaklar ve absürt-gotik bir bilinç akışı arasında gidip geliyor. Klasik perili ev yerine perili banliyö, klasik öcü yerine stil ve fikirlerin öcülüğü var gibi.
Bu kitap, “Londra’da mekânlar”ı seven okura bir rota sunuyor ama turistik bir rehber gibi değil: West Norwood’un bildik parçalarını alıp, onları yeraltında başka bir mantıkla yeniden kuruyor. Kısa alıntı bile, romanın asıl vaadinin korkutmaktan çok gerçeklik duygusunu esnetmek olduğunu gösteriyor.






