
Londra’da Mayıs ayı demek, galeriler arasında mekik dokumaktan ayaklarınıza kara sular inmesi, ama bir yandan da o entelektüel kargaşanın içinde ruhunuzu beslemeniz demektir. Apartman No-26 olarak bu hafta güncellenen “Top 10” sanat sergisi listemiz, işleri biraz daha kolaylaştıracak. Ancak dürüst olalım; bu listedeki her sergi aynı sanatsal ağırlığa ya da samimiyete sahip değil. Sırf “görülmesi gerekiyor” diye bülten jargonuyla parlatılmış işleri bir kenara bırakıp, zihninizi ve vaktinizi gerçekten hak eden, Mayıs 2026 Londra’sına damgasını vuran o gerçek zirve noktalarına derinlemesine bir bakış atalım.
Tate Modern’in koridorlarında yürürken Tracey Emin’in kırk yıllık o çiğ ve tavizsiz çığlığıyla yüzleşiyorsunuz. A Second Life, Margate’li bu asi kadının kariyer zirvelerini kişisel cehennemleriyle yan yana koyuyor. Kürtaj, cinsel şiddet ve yakın zamanda atlattığı ölümcül hastalık süreçlerini tuvallere, neonlara döken Emin, acıyı seyirlik bir nesneye değil, sarsıcı birer anıta dönüştürüyor. Sergiden çıktığınızda ruhsal olarak hırpalanmış hissediyorsunuz; ancak Tracey Emin’in çağdaş sanat tarihindeki o mutlak hükümdarlığına bir kez daha biat ediyorsunuz.
İspanyol Barok ustası Francisco de Zurbarán’ın İngiltere’deki bu ilk büyük sergisi, Trafalgar Meydanı’nda adeta mistik bir ayin havası yaratıyor. Prado, Louvre ve Chicago Sanat Enstitüsü gibi dev kurumlardan ödünç alınan eserler, vaktiyle İspanya’daki manastırların duvarlarını süsleyen o dinsel adanmışlığı buraya taşıyor. Zurbarán; çarmıha gerilmiş İsa’nın tenindeki solgunluğu, bir rahibin cüppesindeki kaba kumaş kıvrımlarını ya da tablonun köşesindeki bir limonun üzerindeki parıltıyı öyle bir boyuyor ki, inançlı olsun olmasın herkesi o tuvalin önünde diz çökmeye zorluyor.
Turner Ödülü adayı Hurvin Anderson’ın 1995’teki öğrencilik yıllarından, hatta bazılarını galerinin duvarına asıldıktan sonra tamamladığı taze işlerine uzanan bu seçki, devasa boyutlarıyla göz alıyor. Karayipler kökenli siyah bir Britanyalı olmanın getirdiği o çok katmanlı kimlik deneyimini, büyük, enerjik ve şaşırtıcı derecede mutlu renk tonlarıyla anlatıyor Anderson. Bu sergiyi özel kılan şey, tuvallerin yapım aşamasındaki o saf üretim neşesinin, sergiyi izleyen kişiye de doğrudan sirayet etmesi. Büyük resimlerin, büyük ve dürüst hikayeleri vardır; Anderson bunun en canlı kanıtı.
Elsa Schiaparelli, iki dünya savaşı arası Paris’inde modayı sadece bir kıyafet dikme eylemi olarak görmedi; onu Sürrealizm’in kalbine yerleştirdi. V&A’deki bu ilk Britanya sergisi, İtalyan tasarımcının Salvador Dalí, Man Ray ve Leonor Fini gibi dâhilerle yaptığı ortaklıkları giysiler üzerinden okuyor. Dalí’nin o meşhur ıstakoz telefonunun hemen yanında, bugün Ariana Grande ya da Dua Lipa’nın üzerinde gördüğümüz o bizar, göz kamaştırıcı tasarımlar duruyor. Günümüz Kreatif Direktörü Daniel Roseberry’nin de katkılarıyla, modanın nasıl saf sanata dönüşebileceğini gösteren son derece estetik ve kışkırtıcı bir şov.
Yakın geçmişe kadar sanat tarihçileri, Michaelina Wautier’nin attığı o kendinden emin imzaları bir kadına yakıştıramadıkları için işlerini ya erkek kardeşine ya da dönemin diğer erkek ressamlarına atfediyorlardı. Viyana Sanat Tarihi Müzesi’nin depolarından çıkarılan The Triumph of Bacchus tablosuyla yeniden keşfedilen bu 17. yüzyıl Flaman ustası, şimdi Royal Academy’de tarih yazıyor. Çiçeklerden devasa tarihi sahnelere kadar erkek meslektaşlarının tekelindeki her türde onlardan çok daha üstün işler çıkaran Wautier, bu sergiyle sanat tarihindeki o gasp edilmiş koltuğuna nihayet oturuyor.
Windrush kuşağının en öfkeli ve en yetenekli seramikçi-ressamlarından Donald Locke’un bu retrospektifi, sömürgeciliğin Guyanalı bir sanatçının ruhunda bıraktığı o klostrofobik tahribatı inceliyor. Trophies of Empire gibi büyük ölçekli karma teknik işlerin yer aldığı sergi, vahşi siyah tablolardan, şiddet aletlerini ve kafesleri andıran incelikli seramik asamblajlara kadar geniş bir yelpazeye sahip. Locke’un sergileriyle her zaman karşılaşamazsınız; bu yüzden malzemenin içine gizlenmiş o incelikli ama hırçın öfkeyle yüzleşmek için Camden’a doğru yola çıkmalısınız.
V&A East’in bu ilk büyük sergisi, 1900’lerden günümüze Britanya’daki siyah müziğin öncülerine, vizyonerlerine ve o gizli kahramanlarına adanmış muazzam bir saygı duruşu. Caz ve swing’den jungle, grime ve trip-hop’a kadar hiçbir janr ıskalanmamış. Galeride yürürken size verilen kişisel kulaklıklar, önünde durduğunuz objeye göre şarkıları çalmaya başlıyor. Stormzy’nin o meşhur çelik yeleğinden, Shy FX’in 90’lardan kalma kaba saba synth makinesine kadar 200’den fazla nesne, bu adadan çıkan en iyi müziğin tarihini kutsuyor.
Bape ve Human Made markalarının arkasındaki deha, 2021’den beri Kenzo’nun kreatif direktörlüğünü yürüten Nigo, sokak modasını bir din haline getiren o kutsal figürlerden biri. Tasarım Müzesi’ndeki bu sergi, büyük kısmı Nigo’nun kişisel arşivinden çıkan 700 nesneyle Harajuku sokak stilinin, hip-hop kültürünün ve Japon tasarım felsefesinin köklerine iniyor. Bugünün o “hype” ve sınırlı üretim tüketim kültürünün nasıl inşa edildiğini anlamak için kaçırılmayacak bir popüler kültür dersi.
Sarah Campbell ve Susan Collier kız kardeşlerin 60’lardan bugüne uzanan o neşeli, cüretkar tekstil tasarımları, Bermondsey’de tam bir görsel şölen sunuyor. 50 yıl boyunca Yves Saint Laurent, Liberty ve John Lewis gibi dev evlerle iş birliği yapan ikili; natürmortlardan tropikal manzaralara, halk figürlerinden çiçeklere kadar her şeyi kumaşın üzerine el emeğiyle işledi. Eğer günlük hayatta kıyafetlerinizle “dopamin salgılamayı” seven biriyseniz, renklerin havai fişek gibi patladığı bu tekstil sergisi tam size göre.
Covent Garden’daki Londra Ulaşım Müzesi, iki savaş arası dönemin o şatafatlı, lüks ve dekadan ruhunu yüzü aşkın Art Deco afişle canlandırıyor. Sergide posterlerin yanı sıra dönemin ruhunu yansıtan sigara tabakaları, kompakt aynalar ve çay takımları da yer alıyor. Genç izleyicileri o kusursuz vintage estetiğiyle yakalayan, yaşlı ziyaretçilere ise nostalji yaşatan bu seçki, çok önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Metro reklamları her zaman sıkıcı olmak zorunda değildir; bazen onlar da şehrin en rafine sanat eserlerine dönüşebilirler.
Mayıs 2026 itibarıyla Londra sanat sahnesi bize tek bir şey fısıldıyor: Yavaşlayın. İster Hurvin Anderson’ın toplumsal hafıza katmanlarında kaybolun, ister Lizzie Munn’ın rüzgarla kıpırdayan baskı resimlerinin havadaki salınımını izleyin; bu sergilerin ortak zaferi, izleyiciyi dijital dünyanın o sığ hızından koparabilmelerinde saklı.






