
Sanat dünyası genellikle kazananların ve kaybedenlerin çok net ayrıldığı, keskin hiyerarşilerle örülü devasa bir oyun alanını andırır. Ancak Berlin merkezli sanatçı Kasia Fudakowski’nin pratiğinde bu katı yapı, yerini bambaşka bir kavrama bırakıyor: Oyun oynamanın etiği.
Fudakowski; kesin kabul ettiğimiz doğruların arasındaki çatlaklara, absürtlülüklere ve bu çatlakların yarattığı estetik sınırlara odaklanıyor. İzleyiciyi pasif birer gözlemci olmaktan çıkarıp, kendi koyduğu absürt kurallarla yönetilen tekinsiz ve eğlenceli oyun alanlarına davet ediyor.
Sanatçının şef Ayami Awazuhara ile birlikte Haus am Waldsee’nin 80. kuruluş yıldönümü için gerçekleştirdiği “Playing House” (2026) yerleştirmesi, bu oyun estetiğinin en taze örneklerinden biri. İnce çelik çubuklardan inşa edilen, sallantılı ve soyut bir ev strüktüründen oluşan bu çalışma, davetlilere gurme lezzetlerin sunulduğu interaktif bir enstalasyona dönüştü.
Fudakowski’nin insanları kuşlar gibi besleme fikrinden yola çıkan bu yerleştirme, kısa sürede mini bir sosyal deneye evrildi:
Açlık ve Protokol: Normal bir sergi büfesinde yaşanacak o klasik izdiham, araya giren ev formundaki tel bariyer sayesinde yerini sakin ve mesafeli bir bekleyişe bıraktı.
Oyun Alanı Dinamikleri: Sınırlı sayıdaki özel Japon ikramlarını kapmaya çalışan yetişkinler ve çocuklar arasında anlık gerilimler yaşandı. İki elin aynı anda tek bir tabağa uzanması ve kuralları delmeye çalışanların uyarılmasıyla galeri bahçesi gerçek bir çocuk parkı dinamiği kazandı.
Fudakowski’nin işlerinde kurallar ve ikilikler birer dayatma değil, izleyiciye özgürlük alanı tanıyan birer araç olarak işlev görüyor. Sanatçı, yakında yayımlanacak olan kitabı “Catalogue Reasonné”de bir araya getireceği “Decision Pieces” serisinde izleyiciye durmadan seçenekler sunuyor. Örneğin çocuk sahibi olmak veya olmamak için nedenler listesini okuyan izleyiciler, anında yanındakilerle kendi kararlarını tartışmaya başlıyor. Eser, izleyiciye kendi seçimlerinin sorumluluğunu yükleyerek kişiselleşiyor.
Benzer bir ludik coğrafya arayışı, sanatçının diğer mekânsal yerleştirmelerinde de karşımıza çıkıyor:
Die Brücke Der Zwei Wege (İki Yolun Köprüsü – 2025): Avusturya Eisenstadt’ta bir bahçeye yerleştirilen bu köprünün tam ortasında büyük bir yarık bulunuyor. Birlikte yürüyüşe çıkan insanlar köprünün ortasına geldiklerinde ayrılmak, sağa veya sola sapmak ve birbirlerinin kararlarını uzaktan izlemek zorunda kalıyor.
Double Standards: A Sexhibition (2017): İzleyiciyi sağ ya da sol kapıdan girmeye zorlayan, birini seçtiğinde diğerine girmesini yasaklayan bir sergi tasarımı. Fudakowski, burada kuralları yıkanların -ben sanatçıyı umursamıyorum diyenlerin- ya da kurallara harfiyen uyanların sergilediği insani reflekslerden besleniyor.
Birçok tasarımcı veya marka, fikirleri tükendiğinde çocuksu oyun klişelerine sığınsa da, Fudakowski için oyun oynamak her zaman güvenli bir liman değil. Aksine, yetişkin dünyasında oyun alanları açmanın tekinsiz, karanlık, manipülatif ve kontrolcü bir yönü olduğuna inanıyor. Ona göre, bir yetişkinin oyun oynayabilmesi için kendi içinde son derece güvende ve güçlü hissetmesi gerekiyor.
Sanatçının şef Ayami ile üzerinde çalıştığı en ironik projelerden biri ise, Berlin’deki bir sanatçının kariyer basamaklarını konu alan bir kutu oyunu. Tabii ki bu oyunun bir kazananı yok:
“Zirveye, yani Hamburger Bahnhof müzesine ulaşsanız bile çektiğiniz bir kart size ‘Oyun bitti ama kazanmadın’ diyebiliyor. Veya ’15 yıl önce mi öldün? O zaman eserlerinin değeri tavan yaptı, 5 adım ileri git’ gibi kartlarla karşılaşıyorsunuz.”
Oyunun arka planındaki ciddi motivasyon ise 40 yaş üstü kadın sanatçıların maruz kaldığı cinsiyetçi gelir adaletsizliğine, Künstlersozialkasse (KSK) denetimlerine ya da hamilelik gibi süreçlerin kariyer üzerindeki sekteye uğratıcı etkilerine dayanıyor.
Sosyal medyanın ve modern politikanın, kuralları esnetme ve aykırı olma konusunda avant-garde sanatçıların taktik kitabını taklit ettiğini belirten Fudakowski; sanatın, bu deneme-yanılma ve başarısızlık özgürlüğünü koruması gerektiğinin altını çiziyor.
Kasia Fudakowski’nin sanatı; bizi toplumsal kurallarla yüzleştiren, onları bükmemize izin veren ve en nihayetinde kendimize dair dürüst gerçeklikleri keşfetmemizi sağlayan akıllıca kurgulanmış birer ayna görevi görüyor.