
Ben Brown Fine Arts’ın Brook’s Mews’teki o sakin mekânından içeri adım attığınızda, kendinizi aniden tekinsiz bir eşikler labirentinde buluyorsunuz. Karşınızda hafifçe aralık bırakılmış bir kapı duruyor. Arka plandan süzülen o parlak, baştan çıkarıcı ışığı görüyor, eşikten geçip o aydınlığa karışmak istiyorsunuz ama yapamıyorsunuz. Çünkü karşınızdaki şey mimari bir geçit değil; kusursuz bir trompe l’oeil tekniğiyle kurgulanmış, düzgün ve sıvı fırça darbelerine açılan bir tablo.
İngiliz çağdaş sanatının o uslanmaz figürlerinden Gavin Turk, The Escapologist başlıklı bu yeni sergisinde bizi tam da bu tatlı yanılsamanın, o askıda kalma hâlinin ortasına bırakıyor. Sergideki her bir aralık kapı, izleyiciyi o dar açıklığa doğru çekerken; içeride bizi fiziksel bir boşluk değil, atmosferik bir ufku çağrıştıran, parıldayan renk bantlarından oluşan optik bir tuzak karşılıyor. Göz, sahte bir derinlik hissiyle kandırıldığını bile bile o kaçış vaadine teslim olmak istiyor.
Otuz yılı aşkın süredir sanat dünyasının yazarlık, orijinallik ve değer gibi kutsal saydığı inanç sistemlerini acımasızca tiye alan Turk, bu kez sanat tarihinin o en yüklü sembollerinden birini, kapıyı mesken ediniyor. Aklınıza hemen Duchamp’ın aynı anda hem açık hem kapalı duran o meşhur kapısı ya da Magritte’in metafiziksel iç mekânları gelebilir. Ancak burada asıl diyalog, Gerhard Richter’in 1967 tarihli kapı serisiyle kuruluyor. Fakat çok kritik bir farkla: Eğer Richter o dönem resmin sınırlarını deşip fotoğrafın otoritesini sarsmayı hedeflediyse, Turk bugün imgelerin bizi durmaksızın ikna etmeye programlandığı çok daha karmaşık bir çağa yanıt veriyor. O, resmin doğruluğunu kanıtlamaya çalışmıyor; bilakis, bizim o tasarlanmış yalana” inanma arzumuzla alay ediyor. Tıpkı bir kaçış uzmanının sahnede başarılı olmasının sadece seyircinin illüzyona inanmak istemesiyle mümkün olması gibi… Turk de tuvalleriyle bize bir kaçış vaat ediyor ama asla o eşikten geçmemize izin vermiyor; algımızı tam da o kapının aralığında, kasten rehin tutuyor.
Açıkçası bu sergiyi, sanatçının o bildik kavramsal ve ironik reflekslerinden ayıran çok daha mahrem, çok daha kırılgan bir taraf var. Ölüm, kırılganlık ve fânilikle yüzleştiği ciddi bir tıbbi sürecin ardından atölyeye dönen Turk için bu kapılar; sadece zekice kurgulanmış birer zihin oyunu değil, varoluşsal birer duraksama alanı. Küresel ve psikolojik belirsizliklerin ortasında, kendi bedeniyle hesaplaşan bir sanatçının bu işleri, izleyiciyi iki farklı varoluş hâlinin tam ortasında, o gerilimli eşikte asılı bırakıyor.
Eğer Londra rotanızın üzerindeyse, gözün nasıl kandırıldığını ve gerçeklikten kaçışın ne denli kusursuz bir illüzyon olabileceğini bizzat hissetmek için 22 Mayıs’a kadar Ben Brown Fine Arts’taki bu kapıların önüne mutlaka dikilin. Geçiş yok, ama durup bakması bile büyüleyici.






