Her sokağın kendine has bir festival alanına dönüştüğü, galerilerin birbirine yürüme mesafesinde kümelendiği o meşhur Gallery Weekend geldi çattı. Şehrin yerlisi olmamıza rağmen normalden bir tık farklı giyinip o tatlı “turist” hissiyatına bürünerek, Schöneberg’in o tanıdık rotasına doğru yola çıktık. İki şeritli bir yol misali sergiden sergiye akan kalabalığın yüzündeki o beklenti ve tatmin karışımı ifade, baharın gelişini ve Berlin’in o yüksek frekanslı yaz enerjisine geçişini müjdeliyordu.
Günün ilk durağı, eski bir 1950’ler benzin istasyonundan dönüştürülen ve dışarıdaki kırmızı tenteli şirin kafesiyle sizi içeri davet eden Die Tankstelle (Galerie Judin) oldu.
Aydınlık galeri mekânına adım atar atmaz Adam Lupton’ın ‘Too Sure of the Sun’ sergisiyle yüzleştik. Lupton’ın kendi etrafında dönen, fazlasıyla mahrem ve içe dönük bir dünyası var. Boşluğa bakan ya da yüzüstü uzanan figürünün etrafını saran o sıradan kalıntılar; mutfak masası döküntüleri, yapılacaklar listeleri veya banyo fayansları… Kısıtlı bir mavi-kırmızı renk paleti ve kusursuzca kurgulanmış tezat dokular (lekeli bir ten ile geometrik bir halının yan yana gelişi), o sıradan nesneleri son derece spesifik bir iç dünya haritasına dönüştürüyor. Oldukça sarsıcı ve açıkçası günün en unutulmaz başlangıçlarından biriydi.
Hemen köşeyi dönüp Galerie Molitor‘a, Ketuta Alexi-Meskhishvili’nin kişisel sergisine geçtik. Lupton’ın o aşırı kişisel ve grafik dünyasından sonra burası adeta bir kör nokta gibiydi. İlk bakışta tamamen analogmuş hissi veren ama aslında kamerasız bir sürecin (sanatçının Instagram ekran görüntülerinden yola çıkarak alüminyum süblimasyon ve C-print kullandığı bir tekniğin) ürünü olan devasa kromatik baskılarla doluydu içerisi. Alexi-Meskhishvili, kadın formunun o tekinsiz muğlaklığına odaklanarak gerçeği açığa çıkarmaktansa onu kasten gizlemeyi seçiyor. Sergileri peş peşe gezmenin en güzel yanı da bu sanırım; anlamın ve hissiyatın bir mekândan diğerine nasıl sert bir tezatla aktığını görebiliyorsunuz.
Rotamızın açık ara en Berlin duraklarından biri şüphesiz Schiefe Zähne oldu. Dışarıda hiçbir yönlendirme tabelası yok, sadece eski bir zilde yazan küçük bir isim. O güzelim eski merdivenlerden üç kat tırmanıp doğrudan bir apartman dairesine, serginin tam kalbine dalıyorsunuz.
Biz içeri girdiğimizde, sanatçı Lukas Quietzsch mutfak tezgâhının, daha doğrusu kahve makinesinin hemen yanına dizilmiş sergi metinlerinin önünde cappuccinosunu yudumluyordu. ‘The Appeal of Individualism’ başlıklı serginin metni, kitle içinde bir birey olmanın yarattığı o tuhaf gerilimi anlatan deneysel bir anlatıydı. Bu gevşek ve muğlak yapı, onun devasa soyut tuvallerinde de devam ediyor; figür ile arka plan asla birbirinden tam olarak kopamıyor. Ve asıl detay: Quietzsch bu tuvalleri fırçalarla değil, peluş ayılarla boyuyor! İşin içindeki o çocuksu oyunbazlık, mekânın samimiyetiyle birleşince ortaya son derece içten bir deneyim çıkmış.
Mercator Höfe’nin Kaosu ve Orta Çağ’a Dönüş
Bu üç durağın ardından Schöneberg’in tam kalbine, Potsdamer Straße üzerindeki o yoğun avlu kompleksine, Mercator Höfe’ye karıştık. Kahve stantları, müzik, bir binadan diğerine uzanan kuyruklar… Asansörle Esther Schipper’a çıkabilir ya da Max Goelitz’in kapısındaki kalabalığa karışabilirdiniz.
Bizim bu avludaki favorimiz, Galerie Thomas Schulte’nin o sıcak, neredeyse bir oturma odasını andıran ikinci katındaki José Montealegre sergisiydi: ‘Drastic Measures’. Çağdaş dertleri, Orta Çağ’a ait bir görsel dille -ki bu çağdaş sanatta pek sık rastladığımız bir şey değildir- anlatmak… Sanatçının kendi vücut ölçülerine göre dövülmüş çelikten yapılmış boş bir zırh, kusursuzca düzenlenmiş metalik “buket” formları ve eski fresk hazırlıklarını andıran duvar çizimleri. Şiddet ve kırılganlık tek bir odada kusursuz bir dengeyle omuz omuza duruyordu.
Günün finalini ise başladığımız yere geri dönerek, Galerie Judin‘in ana mekânında yaptık. Jorinde Voigt’in ‘Non Fiction’ başlıklı sergisi için mekânın her bir odası derin ve sırılsıklam renklere boyanmıştı. Voigt’in mürekkep ve pastelle yarattığı o devasa kâğıt işlerinin karşısına geçtiğinizde, baktığınız şeyin mikroskobik hücresel bir yapı mı, bedensel bir doku mu yoksa uçsuz bucaksız kozmik bir atmosfer mi olduğunu çözemiyorsunuz. O devasa ölçeğin içinde barındırdığı ürkütücü yakınlık ve gizem hissi, günü noktalamak için kusursuz bir meditatif alan sağladı.
Gallery Weekend‘in o devasa kaosunu ve tüm şehre yayılan o devasa haritasını tek bir güne sığdırmak elbette imkânsız. Ancak sadece bu Schöneberg rotası bile, doğru dizilim ve kürasyonla anlamın sokaklar arasında nasıl organik bir şekilde taşındığını bize bir kez daha hatırlattı.
Rotadaki Sergiler:
Adam Lupton – “Too Sure of the Sun” Galerie Judin (Die Tankstelle) | 1 Mayıs – 14 Haziran 2026
Ketuta Alexi-Meskhishvili – “Georgia” Galerie Molitor | 2 Mayıs – 19 Haziran 2026
Lukas Quietzsch – “The Appeal of Individualism” Schiefe Zähne | 1 Mayıs – 26 Haziran 2026
José Montealegre – “Drastic Measures” Galerie Thomas Schulte | 1 Mayıs – 6 Haziran 2026
Jorinde Voigt – “Non Fiction” Galerie Judin | 1 Mayıs – 6 Haziran 2026