
18 Temmuz 2026 tarihine kadar . alexanderlevy
Çağdaş sanat dünyasında worldbuilding kavramı, genellikle izleyiciyi içine alan dijital enstalasyonlar ya da spekülatif kurgular için kullanılan ehlileştirilmiş bir terime dönüştü. Ancak Kore asıllı Alman sanatçı Anne Duk Hee Jordan, bu kavramı çok daha radikal ve politik bir yerden ele alıyor. Sanatçının Berlin sahnesinde büyük yankı uyandıran kişisel sergisi “Riders on the Storm”, insan merkezli bakış açısını bütünüyle sarsan derinlikli bir ekosistem eleştirisi sunuyor.
Anne Duk Hee Jordan’ın işleri geleneksel müze yerleştirmelerinin aksine izleyiciye bir izleyici gibi hitap etmeyi reddediyor. Kapıdan içeri adım attığınızda, kendi biyolojik türünüzü dışarıda bırakmanız istenir. Sanatçı son on beş yıldır; okyanus derinliklerindeki ahtapotların kuir cinsel yaşamlarından, sadece kendi yönüne sarmalanmış bir bahçe salyangozunun aşkı arama hikayesine kadar uzanan geniş bir ilişkiler ağı inşa ediyor.
Jordan’ın dünyasında doğa, romantik bir şiir nesnesi ya da insan yıkımının pasif bir kurbanı değildir. Aksine, kendi kuralları, arzuları ve hakları olan aktif bir öznedir. Bask kıyılarında aylarca süren serbest dalışlarla kaydedilen görüntüler, ikili cinsiyet normlarının insan yapımı bir yanılsama, akışkanlığın ise okyanusun en temel kuralı olduğunu gösteriyor.
Jordan’ın pratiğinde son dönemde yaşanan en büyük kırılma, sanatı sadece bir hayal gücü alanı olarak değil, doğrudan bir hukuk ve hak arama mecrası olarak konumlandırmasıdır. Sanatçı, hukukçuların ve diplomatların küresel krizlere yetişmesini beklemek yerine, stüdyosunu uluslararası anlaşmaların taslaklarının hazırlandığı bir parlamenter komiteye dönüştürüyor.
Bunun en somut örneği geçtiğimiz aylarda Westfalia’da yaşandı. Jordan; bilim insanları, yerel uzmanlar, hukukçular ve bir kimya sınıfıyla bir araya gelerek Pader Nehri’nin yasal bir süje olarak tanınması için kurumsal bir yapı kurdu. Bu, nehir hakkında yazılmış estetik bir şiir değil; doğanın bizzat imza yetkisine sahip bir özneye dönüştürülmesidir. Akrabalık kurmak ve simbiyotik yaşam, Jordan’ın ellerinde prosedürel bir hak arama mücadelesine evriliyor.
Sergi, sanatçının son on yıllık ilişkisel pratiğini tek bir yüksek basınç odasında, adeta bir fırtına merkezinde topluyor. Galerinin her bir köşesinde mikro ile makro, evsel olan ile küresel olan müthiş bir tezatla çarpışıyor:
Electrify Me, Baby: Derin deniz atmosferi yaratılmış bir odada, cam bir fanusun içinde dönen yeşil bir girdap. Atmosferik fizik kuralları, bir insan bedeninin ölçeğine indirgenerek somutlaştırılmış.
Fiona Tapınağı: Aynalarla kaplı bir oda, Eylül 2022’de Atlantik’i vuran Fiona Kasırgası’nı reçine ve halı dokusuyla görselleştiriyor. Aynalardaki sonsuz yansıma, krizlerin birbirini nasıl tetiklediğini gösteren tekinsiz bir klostrofobi hissi yaratıyor.
Gıda Ekonomisi ve Evsel Emek: Beyaz zeminde rastgele yuvarlanan alüminyum çaydanlıklar ve hemen yanlarındaki turuncu baretler, hava durumunun aslında ev içi emeğin ve gündelik hayatın bir parçası olduğunu hatırlatıyor. Üzerindeki konserve et, kola ve sosis etiketleri hala okunabilen teneke robotlar ise küreselleşmiş gıda ekonomisinin doğa üzerindeki tahribatını kendi küçük metal bedenlerinde taşıyor.
Duvara asılmış olan “The End Is Where We Start From” isimli çizim; dağları, ormanları, okyanusları ve derin denizleri tek bir kâğıtta sıkıştırırken, Jordan’ın şu sözünü fısıldıyor: “Hepimiz aynı gemideyiz ve felaketle baş etmek zorundayız.”
Jordan’ın sanatındaki mizah unsuru, ekolojik dehşeti yumuşatmak için değil; aksine o gerçeklikle aynı odada delirmeden kalabilmemizi sağlamak için bir hayatta kalma aparatı olarak kullanılıyor. “Riders on the Storm”, önümüzdeki on yıl boyunca insanlığın en çok karşılaşacağı o kaçınılmaz soruyu odanın ortasına bırakarak kapanıyor:
Tam olarak kimin adına konuşuyorsunuz, doğaya karşı hangi taahhütlerin altına imza attınız ve hangi fırtınanın üzerinde süvarisiniz?