
Televizyonu ya da telefonu her açtığımızda üstümüze çullanan o parlak, kusursuz spor görselleri aslında neyi gizliyor? Berlin’deki Künstlerhaus Bethanien, toplumsal hafızayı, spor tarihindeki cinsiyet politikalarını ve medyanın bedenler üzerindeki dönüştürücü etkisini sorgulayan kapsamlı bir enstalasyonu ağırlıyor. Sanatçı Ezra Šimek’in Every Day, Every Week Another Historical Image Floods Our Screens başlıklı sergisi, 12 Haziran – 9 Ağustos 2026 tarihleri arasında ücretsiz olarak kapılarını açıyor. 11 Haziran akşamı gerçekleşecek bir açılışla sunulacak olan bu yerleştirme; bir ayna, kırmızı bir sahne perdesi ve 18 dakikalık üç döngüsel video sekansından oluşan, seslerin ve imgelerin birbirine kenetlendiği yoğun bir alan sunuyor. Sanatçı, ekranlarımızın her gün maruz kaldığı o steril başarı hikâyelerinin arkasındaki dışlanma biçimlerini dürüst ve melankolik bir dille masaya yatırıyor.
Videoyu izlemeye başladığınızda üç farklı sahne zihninize tortu gibi çökmeye başlıyor. İlk sahnede, arkadan gelen bir saat tıkırtısıyla ağır ağır ayağa kalkan Çekoslovak atlet Zdeněk Koubek’i görüyorsunuz. Hemen ardından Paris 2024 Olimpiyat Oyunları’nın açılış seremonisine, Seine Nehri kıyısına gidiyor gözünüz; zırhıyla erkek egemen dünyaya kafa tutan Jeanne d’Arc’ın gölgesi beliriyor. Son sahnede ise yine Paris 2024’te altın madalya kazanan Cezayirli boksör Imane Khelif’in o bandajlı kolunu zaferle havaya kaldırışını seyrediyorsunuz. Patlayan flaşlar ve ağır çekim sahneler, bu sporcuların sadece kazandıkları başarıları değil, aslında sistemle verdikleri amansız kavgaları görünür kılıyor.
Šimek, bu popüler olimpiyat imgelerini öylece önümüze fırlatıp bırakmıyor; her birini kırarak toplumsal dışlanmanın tarihsel kökenlerine iniyor. Ses bandında hikâyesini dinlediğimiz Zdeněk Koubek (1913-1986), geçirdiği cinsiyet uyum sürecinin ardından tüm madalyaları elinden alınmış ve pistlerden kabare sahnelerine kaçmak zorunda kalmış bir sporcu. Tıpkı onun gibi, Imane Khelif de kazandığı o büyük zaferden sonra sırf birilerinin basmakalıp kadınlık kalıplarına uymadığı gerekçesiyle devasa bir nefret kampanyasının hedefi haline gelmişti. Sanatçı, Paris 2024 Olimpiyatları’nı, sokaktaki evsizlerin merkezden temizlenmesinden tutun da spor hukukundaki katı ikili cinsiyet dayatmalarına kadar, kökleri 1930’ların totaliter ideolojilerine uzanan kurumsal bir dışlama mekanizması olarak okuyor.
Sergideki ses tasarımı; kitlelerin o sağır edici alkışlarını, Koubek’in eski bir röportaj kaydını, cızırtılı plaktan yükselen melodileri ve Michael Walters’ın The Other Olympians kitabından pasajları bir araya getiriyor. Alandaki o kırmızı perde ve ayna, Šimek’in neşe ve müzikalleri toplumsal kriz anlarında nasıl birer politik eylem ve karşı-arşiv olarak gördüğünü gösteriyor.
Sanatçı için burası bir nevi soyunma odası ya da kulis; yani sadece kıyafetlerin değiştiği değil, dış dünyanın baskılarından kaçıp kendiniz olabildiğiniz, sınırları aşabildiğiniz korunaklı bir sığınak. Aynaya her baktığınızda, kimliğin seyirci önünde nasıl inşa edildiğini ve dönüştüğünü görüyorsunuz. Videonun sonunda Šimek’in kendi sesinden duyduğumuz o yalın cümle, odadan çıktıktan sonra da uzun süre kafamızın içinde dönüp duruyor:
“Kimseye hesap vermek zorunda kalmadan sadece kendi gerçek benliğiniz olduğunuzu hayal edin — belki benim yaşam süremde buraya varabiliriz.”
Perde kapanıyor, alkışlar başlıyor ve geriye sistemin bedenlerimiz üzerinde kurduğu o baskıyı derinden hisseden bir izleyici kalıyor.






