Bazı sergiler daha kapıdan girerken yüksek sesle konuşur. Bazılarıysa ilk anda sizi susturur. Ugo Rondinone’nin the sun and the mountain sergisi, ikinci gruba yakın duruyor. Dirimart Dolapdere’nin geniş mekânında karşılaşacağınız dağlar ve gün doğumu-gün batımı resimleri, seyirlik bir manzara kurmaktan çok, insanın kendi içindeki sessizliğe bakmasını öneriyor.
Rondinone’nin Dirimart’la ve İstanbul’la ilk kişisel sergisi olan the sun and the mountain, 2 Eylül–8 Kasım 2026 tarihleri arasında görülebilir. Sergide sanatçının Mountain serisinden 20 yeni heykel ile 2023 tarihli 14 gün doğumu ve gün batımı suluboyası bir araya geliyor.
Dağlar neden bu kadar tanıdık geliyor?
Rondinone’nin dağları belirli bir coğrafyayı temsil etmiyor. Bunlar, Google Haritalar’da yerini bulabileceğimiz gerçek dağlar değil; taşların üst üste dengede durduğu, insanın doğaya bakma biçimini hatırlatan heykelsi formlar.
Sanatçı, Mountain serisinde hoodoo adı verilen doğal kaya oluşumlarından ve taş dengeleme geleneğinden ilham alıyor. Farklı boyutlardaki taşları üst üste yerleştirerek bazen şaşırtıcı derecede narin, bazen de anıtsal görünen heykeller oluşturuyor. Dirimart’ın açıklamasına göre bu çalışmalar dengeyi, kalıcılığı ve insanın doğayla kurduğu eski ilişkiyi düşündürüyor.
Sergi salonunda bu heykellerin arasında dolaşırken, ilk bakışta renkleri fark ediyorsunuz. Neon turuncular, yeşiller, morlar ve maviler, taşların doğal ağırlığıyla tezat kuruyor. Bir yanda milyonlarca yılın jeolojik sabrı; diğer yanda neredeyse yapay, parlak ve güncel bir renk dünyası var. Bu karşılaşma, işleri hem oyunbaz hem de düşündürücü kılıyor.
Bir tarafta dikey dağ, diğer tarafta yatay ufuk
Serginin önemli karşılaşmalarından biri, heykellerle suluboyalar arasında kuruluyor. Heykeller yukarı doğru yükseliyor; suluboyalar ise ufuk çizgisi boyunca yatay biçimde açılıyor. Bu düzen, dağla denizin, dikeylikle yataylığın ve ağırlıkla açıklığın karşılaşmasını görünür kılıyor.
Gün doğumu ve gün batımı resimleri, adlarından da anlaşılacağı gibi, zamanın iki eşiğine bakıyor. Güneşin doğduğu ve battığı o kısa aralıklar, sergide büyük bir olay gibi değil, yavaşça değişen bir atmosfer olarak karşımıza çıkıyor. Renkler birbirine karışırken resimler bir yerin manzarasını anlatmaktan çok, ışığın zihnimizde bıraktığı duyguyu yakalıyor.
Tam da bu nedenle sergi, yalnızca “doğadan ilham alan işler” başlığıyla geçiştirilemeyecek kadar kişisel bir deneyim sunuyor. Rondinone’nin doğası, dışarıda duran bir görüntü değil; insanın bakışıyla tamamlanan bir alan. Dağa bakarken kendi sabrımızı, ufka bakarken kendi açıklığımızı düşünmeye başlıyoruz.
Sanatçının dünyasında zaman başka akıyor
Ugo Rondinone’nin pratiği uzun zamandır doğa, zaman, yalnızlık ve insanlık hâlleri çevresinde şekilleniyor. Denizler, dağlar, ağaçlar, bulutlar, gökkuşakları, yağmur ve kar onun çalışmalarında yalnızca estetik unsurlar olarak yer almıyor. Bunlar, hayatın sürekli değişen ritmini düşünmek için kullandığı temel biçimlere dönüşüyor.
Bu sergide de zaman doğrudan hissediliyor. Taş heykeller hareketsiz ve ağır görünüyor; suluboyalar ise birkaç dakika içinde değişebilecek ışık duygusunu taşıyor. Biri kalıcılığı, diğeri geçiciliği çağrıştırıyor. Fakat ikisi de aynı soruya bağlanıyor: Dünyayı nasıl algılıyoruz ve doğayla aramızdaki ilişki bize kendimiz hakkında ne söylüyor?
Rondinone’nin işlerinin güzel tarafı, bu soruların cevabını izleyiciye zorla vermemesi. Sergi, “şunu düşünmelisiniz” diye yönlendirmek yerine, bir süre durup bakabileceğiniz bir alan açıyor. Belki bir heykelin dengesine takılıyorsunuz, belki bir suluboyadaki ışık değişimine. Bazen de hiçbir şeyi açıklamadan yalnızca renklerin içinde kalıyorsunuz.
Dirimart Dolapdere’de sakin ama etkili bir buluşma
the sun and the mountain, Dolapdere’deki geniş galeri mekânını neredeyse bir iç manzaraya dönüştürüyor. Heykeller arasında yürümek, sergiyi dışarıdan izlemek yerine onun içinde hareket etmek anlamına geliyor. Bu da serginin deneyimini tek tek eserlerden daha büyük bir bütüne taşıyor.
İstanbul’da çağdaş sanatın yoğunlaştığı bölgelerden biri olan Dolapdere’de, bu sergi özellikle şehir temposundan kısa süreliğine uzaklaşmak isteyenler için iyi bir durak olabilir. Burada hızlıca tüketilecek bir görsel gösteriden çok, yavaşlamaya izin veren bir atmosfer var.
Sonuçta the sun and the mountain, büyük fikirlerini yüksek sesle anlatan bir sergi değil. Dağı, ufku ve güneşi herkesin paylaşabileceği en eski imgeler olarak ele alıyor; sonra onları kişisel bir deneyime dönüştürüyor. Galeriden çıkarken akılda tek bir görüntü kalmayabilir. Bunun yerine, bir süre daha içinizde taşınan bir renk, bir denge ya da uzak bir ufuk duygusu kalabilir.