
Müzik kutularının, slot makinelerinin ve televizyon ekranlarının gürültüsünden uzakta, sadece saf sohbetin ve dumanlı bir aristokrat aylaklığının hüküm sürdüğü o eski Londra’ya uzanıyoruz. Yazar Darren Coffield’ın yeni piyasaya çıkan Hen: Mistress of Mayhem – A Portrait of Henrietta Moraes adlı biyografi kitabı, bizi 1950’lerin efsanevi modeli, ilham perisi ve anı yazarı Henrietta Moraes’in izinde, Soho’nun asıl kutsal mabedine, yani bugün hâlâ ayakta olan “The French House” (o zamanki adıyla York Minster) pub’ına götürüyor. Coffield’ın kitabından süzülen bu kesit, modern dünyanın pürüzsüz sterilizasyonundan kaçıp, geçmişin o tavizsiz ve şahsına münhasır bohem ruhuna sığınmak isteyenler için harika bir harita sunuyor.
1950’lerin başında Soho, West End’in göbeğinde henüz küresel bir eğlence endüstrisine kurban gitmemiş, kendi kuralları olan sıra dışı bir köydü. Henrietta’nın sıra dışı hayatı ise aslına bakarsanız son derece disiplinli bir ritme sahipti. Sabah geç saatlerde Dean Street’teki çatı katından çıkar, sevgilisi Michael Law ile birlikte Old Compton Caddesi’nin köşesindeki Café Torino’ya -müdavimlerin deyimiyle ‘The Madrid’ – doğru yürürdü. Burası eski kauçuk, ağır dezenfektan ve tavandaki yapışkan şeritlerden sarkan ölü sineklerin kokusuyla harmanlanmış kaotik bir mekândı. Mermer masalarda oturup İspanyol anarşistlerin diktatör Franco’yu devirme planlarını dinlerken, gözleri hep caddenin karşısındaki French House’ta olurdu. Pub’ın dolmaya başladığını gördükleri an, o sol kapıdan içeri süzülürlerdi.
The French House, kadınlar için o dönem Londra’sında eşine az rastlanır bir özgürlük alanıydı. Diğer pub’larda kadınlar ya tamamen reddedilir ya da erkeklerden ayrı, izole bölmelere kapatılırken, buraya tek başlarına gelip kimse tarafından rahatsız edilmeden içkilerini yudumlayabilirlerdi. Hatta bölgenin seks işçileri için burası mesai dışı güvenli bir sığınaktı; bir erkek onlara asılmaya kalktığında barın arkasındaki o bıyıklı adama şikayet etmeleri yeterliydi: Gaston Berlemont.
Pala bıyıkları, koyu renk takım elbisesi ve gözlerindeki o muzip parıltıyla Gaston, pub’ı bir ticarethaneden ziyade kendi katı kuralları olan aristokrat bir kulüp gibi yönetiyordu. Mekânda tam pint bira bardağı görmek imkansızdı, sadece half pint servis edilirdi. En büyük kırmızı çizgisi ise Coca-Cola’ydı; barına asla kola sokmazdı çünkü “kola içen insan tipinden hoşlanmadığını” açıkça söylerdi. Buna karşılık, kadınların tek başlarına oturup kendilerine çeyrek şişe şampanya sipariş edebilecekleri kadar asil ve kıtasal bir atmosfer hakimdi.
Barın kendi içinde acımasız bir kast sistemi vardı. Sol kapıdan girdiğiniz ilk bölge “Shallow End” idi. Burada birkaç yıl boyunca dirsek çürütüp rüştünüzü ispatladıktan sonra, barın tam ortasındaki yazar kasa sınırını geçmenize izin verilir ve “Deep End” ya da V.I.P. (Very Inebriated Person – Aşırı Sarhoş Kişi) bölgesine kabul edilirdiniz. Bu bölgeye terfi etmek adeta bir kilise ayini gibi kutlanırdı; Gaston, içki yasağı öncesinden kalma 1912 yapımı nadide bir Fransız pelini çıkarır, delikli kaşık ve şeker küpü eşliğinde servis ederdi. Gerçi müdavimler bu çok pahalı pelinin tadının kurnazca evin ucuz Pernod’suna benzediğini fısıldardı ama kimsenin keyfini bozmaya niyeti yoktu.
Diplomatik Bir Ev tahliyesi: Gaston sarhoşları ve delileri idare etme konusunda bir dahiydi. Bir keresinde Henrietta, hayatından şikayet eden sıkıcı bir adamın yüzüne bir kadeh şampanya fırlattığında bar buz kesmişti. Herkes onun mekândan ömür boyu kovulmasını beklerken Gaston bıyığını burup gülümsemişti: “Matmazel, kadehinizin boşaldığını görüyorum. Müsaade edin, tazeleyeyim.” Düzeni bozup kovulmayı hak edenlere ise o kadar nazik yaklaşırdı ki: “İkimizden birinin gitmesi gerekiyor ve korkarım ki o kişi ben olmayacağım!” der, insanları kapının önüne öyle bir kibarlıkla koyardı ki dışarı atılanlar ona teşekkür etmek isterdi.
Paraya sıkışan sanatçılara barda gizlice banknotlar uzatır, yazar kasanın yanındaki küçük siyah defterine borçları milimetrik bir el yazısıyla not ederdi. Bu cömertliğinin arkasında ise müthiş bir ticari zekâ yatıyordu: “On kişiden dokuzu borcunu öder, biri ödemez,” derdi Gaston, “ama o bir kişinin borcunu neden ödeyemediğini açıklamak için buraya gelip harcadığı içki parası, zaten o borcu fazlasıyla kapatıyor.” Tabii her konuda esnek değildi; içkisine fazladan buz isteme cüretini gösterenlere nefretle bakar, tuvalete gitmek isteyen bir erkeğe anahtarı uzatırken tüm barın duyacağı şekilde “Kim tuvalet anahtarını istiyor!” diye bağırarak adamı tüm müdavimlerin bakışları altında ezerdi. Darren Coffield’ın bu enfes kitabı, bizi modern dünyanın o ruhsuz, dijital ve aşırı planlı eğlence anlayışından çekip alarak, karakterlerin, bıyıkların ve tavizsiz kuralların yönettiği o analog bohemliğin altın çağına götürüyor.






