
Beyoğlu’nun taş binaları arasından Bostanbaşı Caddesi’ne saptığınızda, kentin uğultusu adım adım yerini semtin o kendine has iç sesine bırakır. Galeri Diani’nin eşiğinden içeri adım attığınız an ise asfaltın griliği birdenbire dağılıyor; yerini toprağın, rüzgârın ve koca bir metropolün gölgesinde inatla nefes alıp veren kadim bitkilerin rengine bırakıyor. Usta sanatçı Su Yücel, yeni sezonu karşılayan Şehrin Gözbebekleri projesiyle tam da bunu yapıyor: Bize sadece duvara asılmış resimler sunmuyor; kentin gözümüzden kaçan, ayaklarımızın altında ezilen ama her şeye rağmen yaşamaya devam eden kılcal damarlarını önümüze seriyor.
1 Kasım 2026’ya dek izleyiciyle buluşacak olan sergi, klasik bir manzara ya da dondurulmuş bir doğa güzellemesi olmaktan fersah fersah uzak. Su Yücel’in tuvallerinde doğa, uzaktan hayranlıkla seyredilen edilgen bir arka plan değil; sesi, kokusu, pütürlü dokusu ve direnciyle çerçevenin dışına taşan diri bir varoluş. Sanatçı, İstanbul’un hafızasına kök salmış Boğaziçi Ketenini, narinliğiyle büyüleyen İstanbul Nazendesini, Riva Sığır Kuyruğunu ve kaldırım taşlarının arasından başını uzatan çiğdemleri birer “gözbebeği” gibi konumlandırıyor. Yanı başımızda duran çitlembiklerin, yangın sarısı katır tırnaklarının ve kıpkırmızı ateş dikenlerinin kentle tutuştuğu bu sessiz mücadele, katmanlı pigmentlerin altında adeta titreşiyor.
Sergiyi asıl heyecan verici kılan taraflardan biri, Yücel’in form ve malzeme konusundaki cömertliği. Duvardaki resimlerin ötesine geçen yerleştirmelerde, cilt malzemesiyle kaplanmış ve tıpkı eski bir el yazması gibi kendi ağırlığıyla ayakta durabilen üç kanatlı kurgular dikkat çekiyor. Bir sayfayı aralar gibi yana açılan bu yüzeyler, resimle nesne arasındaki çizgiyi belirsizleştiriyor. Hele o zeytinyağı tenekeleri üzerine işlenmiş çalışmalar var ki, izleyiciyi doğrudan Anadolu’nun, Ege’nin ve kolektif belleğin tam ortasına fırlatıyor. Pasın, tenekenin metalik soğukluğunun ve yağ kokusunun üzerine düşen canlı fırça darbeleri; toprağa, emeğe ve mutfağa dair tanıdık bir sıcaklık yayıyor.
Bu çok sesli dil, tesadüfen kurulmuş bir kurgu değil kuşkusuz. Yıllar önce çocuk yaşta çizdiği bir desenle posta puluna imza atan, Strasbourg Güzel Sanatlar Akademisi’nde Sarkis Zabunyan’ın tedrisatından geçen, tiyatro sahnelerinden sinema setlerine kadar uzanan çok yönlü bir görsel disipline sahip olan Su Yücel; uzun yıllardır belgeselleriyle, Tarlabaşı’ndan Diyarbakır’a, Karaburun’dan Midilli’ye uzanan kadın atölyeleriyle sahanın nabzını tutuyor. Dolayısıyla Şehrin Gözbebekleri, atölye yalnızlığında kotarılmış soyut bir fikir değil; toprağa temas etmiş ellerin, kolektif hafızanın ve belgeselci bir tanıklığın damıtılmış hali.
Sergide gezinirken içinize çöken şey kesinlikle nostaljik bir ağıt ya da karamsar bir kayıp hissi değil. Su Yücel, nesli tükenme tehlikesi altındaki türleri kayda geçirirken melankoliye sığınmıyor; aksine, olanca tazeliği ve cüretiyle katıksız bir umudu örgütlüyor. Proje kapsamında gerçekleşecek atölye çalışmaları da izleyiciyi pasif bir alıcı olmaktan çıkarıp kentin bu canlı odaklarını birlikte gözlemlemeye ve ortak bir üretim sürecine katılmaya çağırıyor.
Kentin karmaşasından bir anlığına sıyrılıp yanı başımızda boy veren o mucizevi direnci çıplak gözle görmek isteyenler için Galeri Diani, sezonun en içten ve dokunsal buluşma noktalarından biri. 1 Kasım’a kadar yolunuzu Beyoğlu’na düşürün; çünkü bu sergi, tam da bakmayı unuttuğumuz o ince ayrıntılarda hayatın nasıl inatla fışkırdığını fısıldıyor.






