
Berlin’in Hanseatenweg semtinde, betonun ve tarihin o kendine has gri tonları arasında sessiz ama derinden bir hareketlilik hissediliyor. Akademie der Künste, “Vessel & Voyager” sergisiyle bizi dünyanın dört bir yanındaki krizlerin, kayıpların ve yeniden doğuş ihtimallerinin tam ortasına bırakıyor. Bugünlerde dışarıda esen sert rüzgarlar zihnimizi dağıtırken, bu sergi entelektüel bir sığınak teklif ediyor. 25 uluslararası sanatçının JUNGE AKADEMIE bünyesinde geliştirdiği bu yeni çalışmalar; sadece estetik bir seyir değil, aynı zamanda kolektif bir iyileşme pratiği olarak kurgulanmış. Neden burada olmalıyız? Çünkü dünya eskisinden daha karmaşık ve bu karmaşanın içinde ayakta kalabilmek için sanatın bize sunduğu o kadim taşıyıcılığa, yani “kaplara” ve “yolculara” her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Bu sergi, hafızanın kuyularına inmek ve geleceğin haritalarını beraber çizmek için bir davet niteliği taşıyor. Zihnimizin koridorlarında dolaşırken karşımıza çıkan bu eserler, bizi hem birer saklayıcı hem de birer gezgin olmaya zorluyor.
Serginin ismi olan “Vessel & Voyager”, aslında hepimizin içinde taşıdığı o ikili ruhu temsil ediyor. Bir yanda anlatıları, sesleri ve dönüşümleri saklayan o geniş “kap” (vessel); diğer yanda ise zamanlar ve coğrafyalar arasında köprüler kuran “yolcu” (voyager). Bu katın havası, geçmişin tozunu yutmuş ama geleceğe nefes üfleyen bir rüzgarla dolu. Sanatçılar, bedenin derinliklerindeki katmanları eşelerken, ağaçlarla ve atalarla kurulan hayali diyalogları çizgilere döküyorlar. Binanın mimarisiyle bütünleşen bu işler arasında yürürken, bazen bir video çalışmasında gökyüzüne bakarken buluyorsunuz kendinizi, bazen de yıkımın ve protestonun ortasında, “dünya alevler içindeyken” ayakta kalmanın yollarını arıyorsunuz. Kazan dairesinden yükselen o yaratıcı duman gibi, bu sergi de krizlerin içinden yeni bir dil çıkarmanın peşinde.
Serginin yerleşiminde, metal heykellerin izleyiciye doğru büküldüğü, fotoğraf ve ses yerleştirmelerinin birbirine karıştığı bir yapı hakim. Bu, sadece bir görsel şölen değil; sorumluluk, incinebilirlik ve direnç üzerine kurulmuş bir dil arayışı. 13 Mart’ta kapılarını açacak ve 10 Mayıs 2026’ya kadar sürecek olan bu süreçte, sergi sadece durağan eserlerle sınırlı kalmıyor. 17 Nisan’daki ekofeminizm odaklı sempozyum ve 25 Nisan’daki performanslar, serginin ruhunu daha da canlandırıyor. Burası, kaybolan hikayelerin fısıldandığı bir menfez gibi; neyi korumalıyız, nasıl bağlanmalıyız soruları, her eserin arkasında sessizce asılı duruyor. Berlin’in bu şehirli ve modern yüzünde, geçmişin hayaletleriyle bugünün gerçekleri zarif bir şekilde el sıkışıyor.
Sergiye katılan isimler arasında Ilit Azoulay, Patrizia Bach, Fanny Brandauer, Eva Dessecker, Anna Dobrova & Yuliia Rusylo / MetaLab, Sarah Doerfel, Marie Clémentine Dusabejambo, Nina Emge, Solomon Garçon, gruppe-aja, Thembinkosi Hlatshwayo, Dominique Hurth, Mehdi Jahan, Khensani Jurczok-de Klerk, René Kemp, Josephine Macken, Marina Naprushkina, Thuy-Han Nguyen-Chi, Hrishikesh Pawar, Sophie Seita, Sara Stevanović, Diána Vonnák, Franziska Wenning, Hana Yoo ve Saikal Zhunush yer alıyor. Bu çok sesli koro, Berlin’in kültürel ekosistemine taze ve çok katmanlı bir soluk getiriyor.
Sergi Bilgileri:
Mekan: Akademie der Künste, Hanseatenweg, Berlin
Tarih: 13 Mart – 10 Mayıs 2026
Ziyaret Saatleri: Salı-Cuma 14:00-19:00, Hafta sonu 11:00-19:00
Giriş: 6 EUR (İndirimli 4 EUR, Açılış ve belirli etkinlikler ücretsiz)






