
Berlin’de, Akademie der Künste’nin Hanseatenweg binasından içeri adım attığınızda sizi karşılayan şey yalnızca bir sanat sergisi değil; daha çok, nefesini tutmuş ve ne yöne gideceğini bilemeyen bir dünyanın sessiz çığlığı. İçinde bulunduğumuz 2026 baharı, Avrupa’nın ve dünyanın siyasi, ekolojik ve toplumsal olarak giderek sertleşen, krizlerin birbiri ardına patlak verdiği bir dönemi. Tam da böyle bir iklimde, Junge Akademie’nin bursiyeri olan 25 uluslararası sanatçı, Vessel & Voyager (Kap ve Gezgin) ile bize durup yanan dünyaya bakmamız, yas tutmamız ve belki de küllerin arasından yeniden başlamamız için bir sığınak sunuyor.
Serginin iskeletini oluşturan iki kelime, aslında insanlık tarihi kadar eski iki temel varoluş biçimine işaret ediyor. Vessel; anıları, anlatılmayan hikayeleri, kayıpları ve sesleri içinde taşıyan, koruyan, muhafaza eden o kapsayıcı boşluk. Voyager ise; mekanlar, nesiller ve kayıp zamanlar arasında bağ kuran, o kabın içindekileri yarına taşıyan hareketin kendisi. Bu ikilik, sergiyi gezerken bir an olsun yakanızı bırakmıyor. Bir odada geçmişin ağır tortusunu içinizde hissederken, diğer odada geleceğe dair cılız ama inatçı bir umudun peşine düşüyorsunuz.
Beden Bir Ev midir?
Sergi alanında dolaşırken eserlerin sizinle kurduğu fiziksel temas şaşırtıcı derecede yoğun. İnsan bedeninin derin zaman katmanlarını kazan, atalarla ve ağaçlarla fısıldaşan yüzlerce çizim, aslında koparıldığımız köklerimizi bize hatırlatıyor. Hrishikesh Pawar’ın Parkinson hastalarıyla birlikte gerçekleştirdiği If My Body Is a House (Eğer Bedenim Bir Ev Olsaydı) isimli performatif ve görsel çalışma, bedenin sadece etten ibaret olmadığını; kırılganlıkların, titremelerin ve yıkımların ortasında bile nasıl dimdik durabilen bir yuvaya dönüşebileceğini yüzümüze çarpıyor.
Öte yandan, çöküş anını tam ortasında donduran metal heykeller adeta izleyiciye doğru bükülüyor. Bu metalin soğukluğu ile Hana Yoo’nun Soft Ashes Still Burn adlı işindeki yangın hissi, dünyanın şu anki tekinsiz halini kusursuzca özetliyor. Protesto ile yıkım, isyan ile çaresizlik arasındaki o ince çizgide yürüyoruz hepimiz. Sanatçılar, gökyüzüne çevirdikleri kameralarla bize sadece bulutları değil; tarihin yazılmayan kısımlarını, görünmez iktidar yapılarını ve tahakkümü gösteriyor. Gökyüzü bir ayna, bir pencere oluyor; bakmayı, gerçekten görmeyi yeniden öğreniyoruz.
Sormaya Cesaret Edemediğimiz Sorular
Küratörler Clara Herrmann ve Linnéa Meiners, bu devasa anlatıyı izleyiciye dikte etmek yerine üç fısıltılı soru bırakıyorlar mekana: Neyi kaybettik ve neyi anlatmıyoruz? Nasıl hatırlıyoruz ve biz aslında neyden yapıldık? Neyi koruyoruz ve birbirimize nasıl bağlanıyoruz?
Bu soruların cevapları kolay değil. Hele ki kaybetmenin ve parçalanmanın sıradanlaştığı, sınırların ve duvarların yeniden tahkim edildiği günümüz dünyasında… Vessel & Voyager, estetik bir şölen sunma kaygısından çok uzak; daha çok kanayan bir yaraya merhem olma, ya da en azından o yaranın varlığını inkar etmeme çabası. Marina Naprushkina’nın Mama, How Much Longer? isimli filminden alınan bir kare, bu bekleyişin ve dayanıklılığın en saf halini belgeliyor.
10 Mayıs’a kadar açık kalacak olan bu sergi, günümüzün hızla tüketen, unutturan ve uyuşturan gerçekliğine karşı ağır, derin ve sarsıcı bir panzehir. Vessel & Voyager, bize içimizde taşıdığımız kapların ne kadar dolu olduğunu ve bu yükle nereye, nasıl seyahat edeceğimizi sorgulatıyor. Eğer yolunuz Berlin’e düşerse, Hanseatenweg’in geniş salonlarında bu 25 genç gezginin sesine kulak verin. Çünkü dünya yanarken bile anlatılacak bir hikaye, tutulacak bir yas ve yeniden kurulacak bir bağ mutlaka vardır.






