
Dünyanın yüzeyini bir battaniye gibi saran, yaşamın ana kaynağı olan ama gizemini hâlâ koruyan o uçsuz buçsüz mavilik, Gateshead’in ikonik sanat durağı Baltic Centre for Contemporary Art‘ta devasa bir yankıya dönüşüyor. Kapıdan içeri adım attığınız anda, karasal düzenin katılığı yerini suyun akışkan, tekinsiz ve bir o kadar da büyüleyici atmosferine bırakıyor. Burada sergilenenler sadece birer sanat objesi değil; mercan resiflerinden okyanusun güneş ışığı görmeyen zifiri karanlık bölgelerine, kıyı şeritlerinden buzulların eridiği o kritik sınırlara kadar uzanan bir ekosistemin hayatta kalma mücadelesi.
Ekoloji ve sanatın kesişim kümesinde duran bu kapsamlı seçki, okyanusu sadece romantik bir manzara olarak değil; sömürgeciliğin, kaynak çıkarımının, direnişin ve yeniden doğuşun yaşandığı politik bir laboratuvar olarak ele alıyor. 12 uluslararası sanatçının katılımıyla şekillenen bu yolculuk, izleyiciyi Pasifik’in sığ sularından Kuzey Denizi’nin hırçın kayalıklarına kadar götüren duyusal bir serüven sunuyor.
Serginin en sarsıcı anlarından biri, Emilija Škarnulytė’nin Hypoxia adlı çalışmasıyla yaşanıyor. Sanatçı, sinematik bir dille bizi oksijensiz kalan derin sulara, insan sonrası bir dünyanın kalıntılarına götürüyor. Dev ekranlarda süzülen görüntüler, okyanusun derinliklerinde terk edilmiş teknolojilerin ve biyolojik yaşamın nasıl iç içe geçtiğini gösterirken, mavinin en derin tonları izleyicinin üzerine bir ağırlık gibi çöküyor. Škarnulytė’nin bu eseri, iklim krizinin deniz altındaki “sessiz” ama yıkıcı etkisini yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor.
Otobong Nkanga ise okyanusu sömürgecilik ve kaynak çıkarma (extraction) bağlamında inceliyor. Nkanga’nın enstalasyonları, toprağın ve denizin nasıl birer kâr alanı olarak görüldüğünü, bu süreçte nelerin feda edildiğini dokusal bir zenginlikle anlatıyor. Kumaşların, halatların ve doğal malzemelerin kullanımı, deniz ile insan arasındaki kopan bağları yeniden dikmek istercesine hassas bir işçilik sergiliyor. Sanatçı için deniz, sadece su değil; üzerinde yaşanmış acıların ve direnişin hafızasını taşıyan bir arşiv.
Bu sergiyi diğer ekoloji odaklı projelerden ayıran en önemli özellik, sanatçıların deniz biyologları ve oşinograflarla kurduğu derin iş birliği. Shezad Dawood ve Joan Jonas gibi isimler, okyanusun biyolojik çeşitliliğini ve türler arası iletişimi anlamak için bilimsel verileri estetik bir dile tercüme ediyorlar. Jonas’ın hareketli görüntülerinde ve performans odaklı yaklaşımlarında, deniz canlılarının ritmi ile insan bedeninin devinimi arasındaki kadim bağları görmek mümkün.
Kristina Õllek ve Katja Novitskova ise Kuzey Denizi ve Baltık Denizi’nin ekolojik sorunlarına daha teknolojik bir mercekten bakıyorlar. Kirlilik, mikroplastikler ve deniz tabanındaki değişimler, bu sanatçıların ellerinde sentetik ve organik formların tuhaf bir hibritine dönüşüyor. İzleyici, gördüğü formun bir canlı mı yoksa insan yapımı bir atık mı olduğunu sorgularken, okyanusun geleceğine dair duyulan endişe daha da somutlaşıyor.
Okyanusun bir direniş alanı olarak kurgulandığı bölümlerde, Taloi Havini ve Michael Toisuta’nın ses odaklı çalışmaları devreye giriyor. Yerel toplulukların denizle olan geleneksel bağlarını ve sömürgeci güçlere karşı verdikleri mücadeleyi duyusal bir evrene taşıyan sanatçılar, suyun altındaki her sesin bir hikâye anlattığını hatırlatıyorlar. Leticia Ramos ve Monira Al Qadiri ise petrol endüstrisinin okyanus üzerindeki parıltılı ama zehirli etkisini, petro-kültürün yarattığı estetik yanılsamaları sorgulayarak ele alıyorlar.
Gateshead’deki bu devasa bina, Haziran ayına kadar okyanusun nabzını tutmaya devam edecek. Eğer sergiyi sadece izlemekle kalmayıp, bu meselelere daha derinlemesine dalmak isterseniz; 4 Şubat (bugün) ve 4 Mart tarihlerinde gerçekleşecek olan “Deep Dives” (Derin Dalışlar) etkinliklerine katılmanızı öneririm. Bu saatlik oturumlar, sergideki temaları uzman konuklarla tartışmak ve okyanusun geleceğine dair yeni perspektifler kazanmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.
Baltic Centre for Contemporary Art, bu seçkiyle bizlere şunu söylüyor: Okyanus sadece “orada” olan bir yer değil, bizzat “bizim” olduğumuz bir yerdir. Suyun sağlığı, doğrudan bizim sağlığımızdır. Galeriden çıktığınızda, Gateshead’in rüzgârlı sokaklarında yürürken aklınızda kalan tek şey, okyanusun derinliklerinden gelen ve artık göz ardı edilemeyecek kadar güçlenen o kolektif çığlık olacak.
Tarih: 7 Haziran 2026 kadar devam edecek






