
Frieze London’ın Regent’s Park’ı dolduran o yüksek tempolu, pırıltılı ve yer yer baş döndürücü fuar hengamesinde gezinirken, bazı köşeler vardır ki sizi aniden durdurur; vitrin estetiğinin gürültüsünü kesip doğrudan düşüncenin merkezine çeker. 2027’de kapılarını açacak 19. İstanbul Bienali’nin eş küratörlüğünü üstlenen Carol Yinghua Lu’nun imzasını taşıyan “The Code Universe” (Kod Evreni) seçkisi, tam da böylesi tekinsiz ve zihin açıcı bir vaha yaratıyor. Fuar stantlarının telaşlı alıcı trafiği içinde Lu, izleyiciyi salt seyirci kılmak yerine, etrafımızı saran göstergeler ağını lime lime eden bir dedektife dönüştürüyor.
Lu’nun zihinsel haritasını anlamak için, küratöryel pratiğinin yapıtaşlarına biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Ortağı Liu Ding ile yirmi yılı aşkın süredir sürdürdüğü entelektüel yolculuğun en vurucu duraklarından biri şüphesiz 8. Yokohama Trienali’ydi. Pandeminin tüm dünyayı tecrit, kırılganlık ve çaresizlikle baş başa bıraktığı bir dönemde şekillenen o sergiyi Lu, şaşırtıcı bir biçimde “umutsuzluk hissinden” yola çıkarak kurmuştu. Çoğu kültür insanının telaffuz etmekten çekindiği bu kavram, Lu’nun lügatinde bir teslimiyet değil; tam aksine yeni bir tahayyülün en sahici zemini. Tıpkı modern Çin edebiyatının öncüsü Lu Xun’un 1924-1926 yıllarının çalkantılı atmosferinde kaleme aldığı Yaban Otları (Wild Grass) metninde yaptığı gibi: Kör bir iyimserliğin sahte konforuna sığınmaktansa, karanlığı ve çaresizliği eksiksiz kabullenip oradan bir çıkış yolu aramak. Lu, 20. yüzyılın kırılma anlarını günümüzün sarsıntılarıyla yüzleştirirken, tarihin aynasında bugünümüze bakmamızı sağlıyor.
Burada Lu’nun altını çizdiği ve kurumlara yönelttiği o can alıcı eleştiri yankılanıyor: “Amacını yitirmiş formlar.” Pek çok müzenin, bienalin veya galerinin bürokratik bir atalete teslim oluşu; kurucu egoların, finansal hayatta kalma reflekslerinin ya da salt biçimsel gösterişin, sanatı doğuran asıl düşünsel itkinin önüne geçmesi meselesi. Lu’ya göre sorun biçimlerde değil, amacın buharlaşmasında. Tıpkı Çin çağdaş sanatına bakışında yaptığı ezber bozan hamle gibi. Uluslararası sanat çevreleri Çin güncel sanatını ısrarla 1990’ların piyasa patlamasından başlatadursun; Lu, Avustralya Buxton Contemporary’deki Poetry goes no further than language sergisinde olduğu gibi bizi 1980’lere, Yeni Ölçüm Grubu (New Measurement Group) ve Qian Weikang gibi figürlerin öncülük ettiği o radikal kavramsal arayışlara, dil ve düşünce deneylerine geri götürüyor.
Frieze London’daki “The Code Universe” ise bu kavramsal mirasın post-dijital çağdaki yankılarını adeta bir laboratuvar titizliğiyle önümüze seriyor. 1968 dünya kültür devriminin ardından sanat tarihini kökten sarsan göstergebilimsel (semiyotik) sıçrama, pop art ile kavramsal sanatın o tarihi buluşması bu seçkide yeniden canlanıyor. Çizginin, rengin veya kompozisyonun sadece estetik birer tercih değil, toplumsal şifrelerle yüklü birer kodlama sistemi olduğunu hatırlatan sekiz sanatçı bir arada. 1970’lerin Japonya’sından 1990’ların Endonezya’sına, oradan günümüz Ukrayna, ABD, İspanya, Bosna ve Çin pratiklerine uzanan geniş bir coğrafi hat bu.
Stantlar arasında yürürken acb Gallery’de (S07) Selma Selman’ın hurda metal üzerine işlediği o tekinsiz 2025 tarihli isimsiz yağlıboyası ile Voloshyn Gallery’de (S05) Nikita Kadan’ın kağıt üzerine kömürle hayat verdiği Shchekavytsia çalışmasının yarattığı gerilim hemen göze çarpıyor. greengrassi / Take Ninagawa (S01), Nonfrasa (S06), Spurs Gallery (S04), TINA (S02), Trautwein Herleth (S03) ve Valentine (S08) stantlarına yayılan tüm bu işlerin ortak paydası ise dikkat çekici: İmgelere duyulan derin bir şüphe. Dünyanın keşfedilmeyi bekleyen saf bir gerçeklik olmaktan çıkıp, durmaksızın şifrelenen ve kırılan bir “görünümler sistemi” haline geldiği günümüzde, bu sanatçılar yeni görüntüler üretmek yerine ellerindekini deşifre etmeye soyunuyorlar.
Tüm bu sistemler, yapılar ve göstergeler konuşulurken Lu’nun asıl derdinin soğuk teoriler olmadığını hissediyorsunuz. “İnsan olmadan hiçbir sistem var olamaz,” derken kastettiği şey, tam da o çalkantılı zamanlarda bireyin düşünme ve eyleme kudreti.
Tam da bu yüzden, gözler ister istemez ufuktaki büyük buluşmaya çevriliyor. 18 Eylül – 14 Kasım 2027 tarihlerinde gerçekleşecek olan 19. İstanbul Bienali için şimdiden masaya yatırılan vizyon, şehrin katmanlı hafızasına kusursuz bir teğet geçiyor. İstanbul’u yenilikçi anlatı yapılarıyla örülmüş, çok katmanlı devasa bir roman gibi kurgulamak istiyor Lu. Birbirine paralel akan mikro-hikâyeleri kentin farklı damarlarına aynı anda yaymak; havada asılı duran o çoklu hareketleri, karmaşaları ve gerçeklikleri yakalamak… Kendi deyişiyle: “Sık bir ormanın içine sayısız örümcek ağı kurmak gibi.”
Frieze’in gürültülü koridorlarından çıkarken akılda kalan tek bir his var: Kodları çözmek sadece sanatı anlamak değil, içinde kaybolduğumuz dünyada pusulayı yeniden elimize alma çabası. Ve görünüşe bakılırsa, 2027 sonbaharında İstanbul sokakları, bu devasa anlatının en heyecan verici labirentine dönüşecek.






