
Berlin’in o kendine has serin, telaşlı sokaklarından sıyrılıp Hua International’ın kapısından içeri adım attığımda, aklıma ilk gelen Samuel Beckett’in o meşhur radyo oyunu Küller (Embers) oldu. Hani ana karakter Henry kafasının içindeki dalga seslerini bastırmak için durmadan konuşur da, yanındaki Ada o dalgaları dinlerken usulca şöyle fısıldar: “Eskiden duyduğum eski bir ses gibi. Başka bir zamanda, aynı yerdeymişiz gibi…” İşte bu sergi, tam da Ada’nın fısıldadığı o arafta, zamanın deniz sularına karışıp bugüne sızdığı o sınırda geçiyor.
17 Ekim 2026’da sona eren “Like Another Time, in the Same Place” sergisini gezerken, Zhang Peili, Alfredo Jaar ve David Horvitz’in işleri aracılığıyla adeta geçmişten bugüne fırlatılmış işaret fişeklerinin peşine düştüm.
Suların Ortasında Koca Bir Kayıtsızlık: Zhang Peili
Ana salona geçer geçmez, devasa bir dalga adeta üzerime yıkıldı. Zhang Peili’nin At Sea (2024) adlı o üç kanallı dev video yerleştirmesinin 17 buçuk dakikalık döngüsüne kendimi kaptırmadan edemedim. Ekranda uçsuz bucaksız, alabildiğine renkli, muazzam bir okyanus var. Suyun üzerinde batan bir gemiden arda kalan turuncu can simitleri, sırılsıklam olmuş bir oyuncak ayı, birkaç bavul ve tüm bu felaketin ortasında eski, siyah-beyaz bir arşiv görüntüsünden fırlamış gibi duran yapayalnız bir adam sürükleniyor. Ama adamda zerre panik yok! Sakince akıllı telefonunu çıkarıyor, içkisinden bir yudum alıyor ve fonda Mozart’ın Klarnet Konçertosu yankılanırken öylece arkasına yaslanıp kayıtsızca ufka bakıyor. Caspar David Friedrich’in Deniz Kenarındaki Keşiş tablosundaki o ulvi, dikey yalnızlığın; elinde telefonuyla felaketi umursamayan modern insanın trajikomik hissizliğine nasıl dönüştüğünü izlemek gerçekten tüyler ürperticiydi.
Hemen ardından salona dağılmış yüz adet küçük LED ekrandan oluşan 10 x 10 (2020) yerleştirmesi ve bir pervanenin üflediği yapay rüzgârla usulca dalgalanan One-Thousandth of a Second to One Second (1995) serisi çekti dikkatimi. Kayıp çocukların vesikalıklarına bakarken, denizin ortasında kaybolan o adamın hissizliğiyle, karada bir yüzü fellik fellik aramanın ağırlığı arasında mekik dokudum.
Karanlığı Kesen Kan Kırmızısı Bir İnat: Alfredo Jaar
Adımlarımı galerinin daha loş, daha sessiz bir köşesine yönelttiğimde, karanlığı bıçak gibi kesen o ateş kırmızısı neon yazıyla karşılaştım: I Can’t Go On, I’ll Go On (Devam Edemem, Devam Edeceğim). Alfredo Jaar, Beckett’in İsimlendirilemeyen romanının o can alıcı son cümlesini mekânın kalbine adeta kazımış. Durmanın da ilerlemenin de imkânsız geldiği anlarda, hayatın o bildik inadını yüzünüze çarpıyor.
Hemen yakınında ise ilk bakışta sadece suyun üzerindeki masum ışık pırıltıları gibi duran o devasa fotoğrafı, One Million Points of Light’ı (2006) gördüm. Atlantik Okyanusu’nun Angola’dan Brezilya’ya uzanan sularına bakarken, bunun sıradan bir manzara olmadığını, köle ticaretinin (Middle Passage) o korkunç tarihsel ağırlığını taşıyan, hafızayı milyonlarca yıl dibinde saklayan o tekinsiz sular olduğunu bilmek insanın boğazına koca bir düğüm atıyor.
Saatinizi Gökyüzüne Ayarlayın: David Horvitz
Serginin en oyunbaz ve bir o kadar da şiirsel kısmı ise kesinlikle David Horvitz’e ayrılmış. Bir kere bu sergiyi gezerken saatinize güvenmeyin; çünkü galeri mesaisini öyle alışık olduğumuz şehir saatine göre bitirmiyor! Horvitz’in Nautical Dusk (VII) (2017) adlı bronz çan yerleştirmesi yüzünden, mekân her akşam Güneş’in ufkun 12 derece altına indiği o büyülü “deniz alacakaranlığı” anında kapılarını kapatıyor. Gezegenin dönüşüyle her gün birkaç dakika sapan bu anı yakalamak için adeta zamanla yarışıyorsunuz.
Galeride dolaşırken, Horvitz’in 1975’te küçük teknesiyle okyanusa açılıp bir daha geri dönmeyen kavramsal sanatçı Bas Jan Ader’e ait olduğunu iddia ederek yıllar önce YouTube’a gizlice yüklediği o grenli arşiv görüntüleriyle karşılaştım. Dedikoduyla belgenin birbirine karıştığı harika bir hafıza oyunu. Ama beni en çok gülümseten, bir banyo aynasına parmakla yazılmış buğulu bir notu andıran o neon yazı oldu: “Ne zaman duş alsam, bu suyun ne zaman bir bulut olduğunu düşünürüm.” Jaar’ın o edebi ve ağırbaşlı kırmızısına, Horvitz son derece gündelik, uçucu ve samimi bir maviyle cevap vermişti sanki.
Damarlardaki Dalgalar
Galerinin kapısından çıkmadan önce son bir durak daha: Deniz suyu ve tuzuyla yazılmış When the Ocean Sounds (Fizzle) nota kâğıtlarına göz attım ve hemen yanındaki istasyonda bileğime o zarif mührü bastırdım: Your Veins, Ocean Waves (Damarların, Okyanus Dalgaları).
Şimdi galerinin kapısından çıkmış Berlin sokaklarında yürürken bileğimdeki o mürekkep yavaş yavaş siliniyor ama okyanusun tuzu tenimde kalmaya devam ediyor. Beckett’in o devasa zaman ve okyanus anlatısı, Hua International’daki dev dalgalardan süzülüp gelmiş ve tam nabzımın attığı yere usulca yerleşmişti.






