
İstanbul, tarih boyunca yalnızca sanat eserlerinin üretildiği anıtsal bir coğrafya değil; çağlar boyunca sanatçıların ana konusu, ilham kaynağı ve kimi zaman doğrudan başkarakteri olmuş bir kenttir. Mimarlıktan resme, heykelden fotoğrafa, edebiyattan müziğe, sinemadan sahne sanatlarına uzanan bu geniş yelpaze, İstanbul’un dünya kültür hafızasındaki katmanlı yerini gözler önüne serer.
Eserler iki temel ölçüte göre seçilmiştir. Birincisi, kentin kimliğini ve simgesel siluetini belirleyerek İstanbul’a damga vuran yapıtlardır: Ayasofya, Süleymaniye, Matrakçı Nasuh’un harita-minyatürü ya da Ara Güler’in siyah-beyaz kareleri gibi. İkincisi ise doğrudan kenti konu alan ve İstanbul’dan etkilenerek kentin imgesini yeniden üreten çalışmalardır: Ayvazovski’nin Boğaz manzaraları, Tanpınar’ın Huzur‘u ya da Le Corbusier’nin Doğu Yolculuğu gibi. Bu iki yol, zaman içinde birbirini besleyen dinamik bir etkileşim alanı yaratmıştır.
İstanbul’un görsel kimliğini ve dünya mimarlık tarihindeki yerini her şeyden önce anıtsal yapıları belirler. Kentin siluetini oluşturan bu eserler, yüzyıllar boyunca başka coğrafyaların ve mimarların ilham kaynağı hâline gelmiştir. Kente damga vuran başlıca anıtlar şunlardır:
Ayasofya’nın evrensel etkisi. Osmanlı mimarisi, Ayasofya’nın inşasından yaklaşık bin yıl sonra onun mekân kurgusunu dönüştürerek devraldı. Mimar Sinan, Ayasofya’nın yarım kubbe sistemini Şehzade ve Süleymaniye camilerinde kendi yorumuyla yeniden ele aldı; yan mekânları ana kubbe altındaki bütünlüğe katarak daha aydınlık bir iç hacim elde etti. Bu şema daha sonra bütün Osmanlı coğrafyasına yayıldı. Hristiyan dünyasında ise Kiev’deki Ayasofya Katedrali adını ve dekorasyon programını, Venedik’teki San Marco Bazilikası da İstanbul’daki Kutsal Havariler (Apostoleion) Kilisesi’ni örnek aldı.
Le Corbusier ve Doğu Yolculuğu (1911). 23 yaşındaki Le Corbusier (Charles-Édouard Jeanneret), 1911’de çıktığı Doğu gezisi kapsamında İstanbul’a geldi ve kentte haftalarca kaldı. Voyage d’Orient defterlerine Sinan’ın anıtsal camilerinden ahşap konut dokusuna kadar pek çok yapıyı inceleyerek çizdi. Ayasofya ve Süleymaniye’de deneyimlediği kubbe, ışık, hacim ve siluet ilişkisi, mimarlık anlayışını derinden etkiledi. 1923 tarihli Vers une Architecture (Bir Mimarlığa Doğru) kitabında Ayasofya’nın ve Bursa’daki Yeşil Cami’nin planlarını örnek olarak kullandı. Cânâ Bilsel gibi bazı araştırmacılara göre, onun “yeşil kent” ve saf geometrik hacim düşüncesinde İstanbul izlenimlerinin önemli bir payı vardır.
Modern İstanbul’dan bir sentez. 20. yüzyılda da kentin mimarisi sanatla buluştu. Sedad Hakkı Eldem’in Taşlık Kahvesi (1947–1948) geleneksel Türk evini modern bir dille yorumladı. 1959–1967 yıllarında inşa edilen İstanbul Manifaturacılar Çarşısı (İMÇ) ise Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun mozaikleri, Kuzgun Acar’ın heykelleri ve Füreya Koral’ın seramik panolarıyla İstanbul modernizminin mimarlık ile sanatı birleştiren en güzel örneklerinden biri oldu.
İstanbul, Doğu ve Batı resim sanatının en çok resmettiği kentlerden biridir. Kentin görsel imgesini biçimlendiren başlıca eserler tarihsel akış içinde şöyle sıralanabilir:
Ivan Ayvazovski. Kırım’daki Feodosya’da Ermeni bir ailede doğan Ayvazovski, ilk kez 1845’te bir Rus deniz seferiyle geldiği İstanbul’u 1890’a kadar sekiz kez ziyaret etti. Kenti konu alan 200’ü aşkın resmi, 19. yüzyıl başkentinin en geniş görsel arşivlerindendir. Sultan Abdülaziz 1874’te ondan otuzu aşkın resim sipariş etti; bu resimlerden otuzu bugün Dolmabahçe Sarayı’nda ve Türkiye’deki diğer müzelerde bulunur. Işığı, denizi ve kent siluetini dramatik bir romantizmle buluşturan sanatçının Konstantinopolis ve Boğaz Manzarası tablosu, 2012’de Sotheby’s Londra’da yaklaşık 5,2 milyon dolara satılarak sanatçının rekorunu kırdı.
Fausto Zonaro. 1891’de İstanbul’a gelen İtalyan ressam, 1896’da II. Abdülhamid tarafından Ressam-ı Hazret-i Şehriyârî (Saray Ressamı) unvanına getirildi. Ertuğrul Süvari Alayı’nın Galata Köprüsü’nden Geçişi gibi anıtsal tuvallerin yanı sıra İstanbul sokaklarının gündelik yaşamını, bayramlarını ve esnafını gerçekçi bir gözle tuvale taşıdı. 1909’da unvanı elinden alınınca İtalya’ya döndü ve ölümüne kadar Boğaz’ın nostaljik sahnelerini resmetmeyi sürdürdü.
Paul Signac. 1907 baharında kente gelen Yeni-izlenimci usta Paul Signac, Haliç’i ve cami siluetlerini konu alan bir seri üretti; sanatçının eser kataloğunda dokuzu 1907’den, ikisi 1909’dan olmak üzere on bir İstanbul görünümü yer alır. La Corne d’Or, Constantinople, Seurat sonrasında noktacı tekniğin daha serbest ve renkli bir fırça kullanımına evrildiği dönemin İstanbul’daki yansımasıdır.
Cumhuriyet döneminde İstanbul resmi. İstanbul, Cumhuriyet döneminde de ressamların başlıca konularından biri olmayı sürdürdü. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun renkli kent görünümleri, Nuri İyem’in kent emekçilerini gösteren tuvalleri ve Yeniler Grubu’nun 1941’deki “Liman Şehri İstanbul” sergisi bu sürekliliğin örnekleridir.
İstanbul’un kamusal heykel tarihi iki büyük kırılmayla biçimlendi. Antik Çağ’da ve Bizans döneminde kent büyük bir açık hava heykel müzesiydi; bu birikimin büyük bölümü 1204 Haçlı yağmasında yok edildi. Osmanlı döneminde ise kamusal alanda figürlü heykel neredeyse hiç üretilmedi. Cumhuriyet’le birlikte heykel, kamusal meydanların görsel ve siyasi nesnesi olarak kente döndü.
Sarayburnu Atatürk Anıtı (1926). Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel’in eseri olan anıt, 3 Ekim 1926’da açıldı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kamusal anıt heykeli oldu. Atatürk’ün sivil kıyafetle gösterildiği bu bronz heykel, kamusal alandaki dönüşümün öncüsüdür.
Taksim Cumhuriyet Anıtı (1928). İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’nın tasarladığı anıt, Ağustos 1928’de açıldı; kaynaklar açılış tarihini 8 ya da 9 Ağustos olarak verir. Bir yüzünde Kurtuluş Savaşı’nı, diğer yüzünde Cumhuriyet Türkiye’sini simgeleyen kompozisyonda Atatürk’ün yanında İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve Tevfik Rüştü Aras ile Millî Mücadele’ye destek veren Sovyet komutanı Mihail Frunze ve diplomat Semyon Aralov da yer alır. Anıt, dikildiği günden itibaren kentin siyasi ve toplumsal belleğinin başlıca odaklarından biri oldu.
Diğer anıtsal eserler. Zühtü Müridoğlu’nun Beşiktaş’taki Barbaros Hayreddin Paşa Anıtı (1944), 19. yüzyıl Fransız heykeltıraşı Isidore Bonheur’e atfedilen ve Kadıköy’ün simgesine dönüşen bronz Boğa Heykeli ve İlhan Koman’ın Yeniköy kıyısındaki stilize bronz kadın figürü Akdeniz (1980), kentin farklı noktalarında görsel simgeler oluşturur.
Çağdaş heykel ve yerleştirme. İMÇ’deki Kuzgun Acar heykelleri gibi modernist örneklerin ardından, 1987’den beri İstanbul Bienali kentin tarihî yapılarını ve kamusal alanlarını geçici yerleştirmelerle yeniden okuyan eserlerin sahnesi oldu.
İstanbul, fotoğrafın icadından hemen sonra, 1840’larda fotoğraflanmaya başlayan kentlerden biridir; 1843’te Fransız Joseph-Philibert Girault de Prangey kentin panoramalarını ve sokaklarını fotoğrafladı. 19. yüzyılın ikinci yarısında Pera’da açılan stüdyolar ise Doğu Akdeniz’in görsel hafızasını biçimlendirdi.
Abdullah Biraderler ve Sébah & Joaillier. Viçen, Hovsep ve Kevork Abdullahyan kardeşlerin kurduğu stüdyo, 1863’te Sultan Abdülaziz’in resmî saray fotoğrafçısı oldu; kent panoramalarını, anıtları ve toplumsal “tipleri” belgeledi. Pascal Sébah’ın ve onun ölümünden sonra kurulan Sébah & Joaillier stüdyosunun fotoğrafları ise Viktorya dönemi gezginlerinin ve dünya koleksiyonlarının İstanbul imgesini biçimlendirdi. II. Abdülhamid’in ABD Kongre Kütüphanesi’ne ve British Museum’a hediye ettiği büyük fotoğraf albümleri, fotoğrafın bir görsel diplomasi aracı olarak kullanılmasının erken örneklerindendir.
Selahattin Giz. 1930’lardan 1950’lere kadar Cumhuriyet gazetesi için çalışan basın fotoğrafçısı Selahattin Giz, kentin karla kaplı sokaklarını, vapurlarını ve gündelik hayatını belgeledi; fotoğrafları Orhan Pamuk’un İstanbul: Hatıralar ve Şehir kitabında da yer alır.
Ara Güler (1928–2018). “İstanbul’un Gözü” olarak anılan Ara Güler, Magnum Photos’la çalışan bir foto muhabiri ve kendini görsel bir tarihçi olarak tanımlayan bir sanatçıydı. 1950’ler ve 1960’larda çektiği siyah-beyaz Beyoğlu, Galata, Haliç, Zeyrek ve Tahtakale fotoğrafları; kaybolan ahşap dokuyu, kentsel hüznü ve insanı merkeze alarak bugün “eski İstanbul” olarak tanımlanan kolektif görsel belleğin kendisi hâline geldi. 16 Ağustos 2018’de Bomontiada’da açılan Ara Güler Müzesi ve bünyesindeki Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi (AGAVAM), bu büyük arşivi koruma altında tutmaktadır.
Edebiyatta İstanbul, edilgen bir coğrafi mekân olmanın ötesinde kendi karakteri, ruhu ve melankolisi olan canlı bir öğedir.
Türk edebiyatında kent.
Yabancı edebiyatta kent. Pierre Loti’nin Aziyadé‘si (1879) Fransız Oryantalizminin İstanbul imgesini derinleştirdi. İtalyan yazar Edmondo De Amicis’in Costantinopoli‘si (1877), 19. yüzyılın en çok okunan İstanbul kitaplarındandır. Agatha Christie’nin, rivayete göre Pera Palas’ın 411 numaralı odasında yazdığı Doğu Ekspresinde Cinayet (1934) kenti gizemin ve Doğu ekspresinin merkezi yaptı. Virginia Woolf’un Orlando‘sunda (1928) kahramanın İstanbul’da büyükelçiyken bir sabah kadın olarak uyanması, kentin edebiyattaki dönüşüm imgesinin en ilginç örneklerinden biridir. Ian Fleming (Rusya’dan Sevgilerle, 1957) ve Nobel ödüllü Ivo Andrić (Lanetli Avlu, 1954) gibi yazarlar da kenti eserlerinin odağına aldı.
İstanbul’un müzik tarihi; saray, Enderun ve Mevlevihane kökenli klasik gelenekten Batı müziğiyle kurulan erken temaslara ve modern popüler kültüre kadar geniş bir yelpazeyi kapsar.
Klasik Türk müziği. Kent, Itri (1640–1712) ve Dede Efendi (1778–1846) gibi ustaların eserleriyle klasik makam müziğinin merkezi oldu. 20. yüzyılda ise Münir Nurettin Selçuk’un İstanbul şarkıları bu geleneği yeni bir dinleyici kitlesine taşıdı.
Avrupa’nın “alla turca”sı. 18. yüzyılda Avrupa’da Osmanlı mehter müziğinin etkisiyle “alla turca” modası yayıldı. Mozart’ın Osmanlı sarayında geçen Saraydan Kız Kaçırma (Die Entführung aus dem Serail, 1782) operası ve Türk Marşı bu modanın simgeleri oldu. Ancak bu eserlerin İstanbul’un gerçek müziğinden çok Avrupa’nın Osmanlı hayalinden beslendiğini belirtmek gerekir.
Giuseppe Donizetti (Donizetti Paşa). II. Mahmud’un 1826’da Yeniçeri Ocağı ile birlikte Mehterhane’yi kaldırmasının ardından 1828’de İstanbul’a davet edilen Giuseppe Donizetti, Muzıka-yı Hümayun’un başına geçerek sarayda ve kentte Batı tarzı çok sesli müziğin temellerini attı. Mahmudiye ve Mecidiye marşlarını besteleyen Donizetti, 28 yıl Osmanlı hizmetinde kaldı ve Pera’daki Saint Esprit Katedrali’nin mahzenine gömüldü. Onun döneminde, 1847’de Franz Liszt de İstanbul’a gelerek konserler verdi.
Popüler kent müziği. Anonim bir İstanbul türküsü olan “Üsküdar’a Gider İken”, Balkanlar’dan Orta Doğu’ya pek çok dile uyarlanmış bir ezgidir. The Four Lads’in 1953 tarihli “Istanbul (Not Constantinople)” şarkısı kentin ad değişimini popüler kültüre taşıdı. 1960’lardan itibaren kente göçle birlikte yükselen arabesk, Orhan Gencebay gibi isimlerle İstanbul’un 20. yüzyıldaki en güçlü müzikal ifadelerinden biri oldu. Sezen Aksu’nun “İstanbul İstanbul Olalı” (1995) şarkısı ise kentin değişimine yakılmış hüzünlü bir ağıttır. Fatih Akın’ın İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek (2005) belgeseli, kentin psikedelik rock’tan arabeske, hip-hop’tan halk müziğine uzanan çok sesli çağdaş müzik haritasını dünyaya tanıttı.
Türk sinemasının üretim merkezi ve adı, Beyoğlu’ndaki Yeşilçam Sokağı ile özdeşleşmiştir. İstanbul hem yerli sinemanın toplumsal dönüşüm sahnesi hem de uluslararası sinemanın Doğu ile Batı arasındaki gerilimleri işlediği egzotik bir fon oldu.
Türk sinemasında kent.
Uluslararası sinemada kent. İstanbul, James Bond serisinin üç filmine (Rusya’dan Sevgilerle, 1963; Dünya Yetmez, 1999; Skyfall, 2012) ev sahipliği yaptı; Yerebatan Sarnıcı, Kapalıçarşı’nın çatıları ve Boğaz sahneleriyle casusluk türünün klasik mekânlarından biri hâline geldi. Jules Dassin’in soygun filmi Topkapı (1964), Alain Robbe-Grillet’nin deneysel L’Immortelle‘i (1963), Elia Kazan’ın America, America‘sı (1963) ve Ron Howard’ın Dan Brown uyarlaması Inferno (2016) da kentin mekânlarını hikâyelerinin merkezine yerleştirdi.
Bir imge sorunu. Yabancı filmlerin çoğu İstanbul’u ya bir kartpostal fonu ya da tehlikeli bir “Doğu” kenti olarak kullanır. Bunun en tartışmalı örneği, İstanbul’da geçmesine rağmen Malta’da çekilen ve Türkiye’nin uluslararası imgesine uzun süre zarar verdiği için tartışılan Geceyarısı Ekspresi‘dir (1978). Türk yönetmenlerin filmleri ise kenti göçün, yalnızlığın ve kentsel dönüşümün mekânı olarak, içeriden anlatır.
Geleneksel sahne. Osmanlı İstanbul’unda halk kültürünün temsil alanı Karagöz gölge oyunu, orta oyunu ve meddahlıktı. Karagöz 2009’da, meddahlık ise 2003’te UNESCO’nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası listesine alındı. Karagöz perdesindeki tipler, yani Ermeni, Rum, Yahudi, Laz, Arnavut ve kabadayı karakterler, Osmanlı İstanbul’unun çok kültürlü mahalle yapısının görsel ve sözel bir aynasıdır.
Modern tiyatro, opera ve bale. 19. yüzyılda Güllü Agop’un Gedikpaşa Tiyatrosu ve opera sahnelenen Naum Tiyatrosu ile Pera merkezli gelişen sahne sanatları, 1914’te kurulan Darülbedayi, yani bugünkü İBB Şehir Tiyatroları ile kurumsallaştı. Muhsin Ertuğrul’un tiyatro reformları ve Haldun Taner’in bir İstanbul gecekondu mahallesinde geçen, Brecht’in epik tiyatrosundan esinlenen müzikli oyunu Keşanlı Ali Destanı (1964) dönüm noktalarıdır. Türk balesinin temelleri de İstanbul’da atıldı: İngiliz Kraliyet Balesi’nin kurucusu Ninette de Valois’nın danışmanlığında 1948’de Yeşilköy’de açılan bale okulu, Türkiye’deki profesyonel balenin başlangıç noktası oldu.
Atatürk Kültür Merkezi. Taksim Meydanı’nda Hayati Tabanlıoğlu’nun tasarımıyla yükselen AKM, 1969’da açıldı, 1970’teki yangından sonra 1978’de yeniden açıldı ve uzun süre kentin opera, bale ve tiyatro yaşamının simgesi oldu. 2008’de kapatılan bina 2018’de yıkıldı; yerine Murat Tabanlıoğlu’nun tasarladığı yeni AKM 2021’de açıldı.
Çağdaş sanatta İstanbul. Kent, çağdaş sanatçıların da doğrudan konusu oldu. Kutluğ Ataman’ın İstanbul’daki bir gecekondu mahallesinin sakinleriyle yaptığı söyleşilerden oluşan video enstalasyonu Küba (2004), bunun en güçlü örneklerinden biridir.
İstanbul’u konu alan sanat yapıtları birlikte okunduğunda, kentin sanatçıların hayal dünyasında belirli ortak imgeler etrafında kümelendiği görülür: siluet ve su, Doğu-Batı sentezi, gizem ve hafıza, hüzün ve yıkıntı, göç ve metropol, kentsel çeşitlilik. Bu imgelerin bir kısmı, özellikle gizemli ve çelişkili “Doğu” imgesi, kente dışarıdan bakan Oryantalist çerçevelerin ürünüdür; “hüzün”, “göç” ve “içsel sorgulama” gibi temalar ise kentin kendi sanatçılarının içeriden yaptığı özgün okumalardır. İstanbul’un dünya sanat tarihindeki benzersizliği, bu iki farklı bakışın, yani dışarıdan bakan Ayvazovski, Le Corbusier ve Loti ile içeriden bakan Sinan, Tanpınar, Pamuk ve Ara Güler’in, aynı tarihsel ve kentsel coğrafyayı kesintisiz olarak yeniden üretmesinde yatar.






