Fransızca absurde, Latince absurdus… Sözlükler bunu “saçma” ya da “uyumsuz” diyerek kestirip atsa da Albert Camus’nün Sisifos’la zihnimize kazıdığı o tanıdık gerilimi iyi biliriz: Dünyanın kararlı anlamsızlığı karşısında insanın bıkıp usanmadan sürdürdüğü o inatçı anlam arayışı. Bugün rasyonel kalıpların birer birer çatladığı, doğru ile yanlışın birbirine karıştığı çalkantılı bir çağın içinden geçerken, mantıkla izah edemediğimiz her olay karşısında içgüdüsel olarak “Ne kadar absürt!” deyip geçiyoruz. Oysa Baysan Yüksel ve Merve Erbilgiç’in 29 Eylül – 27 Ekim 2026 tarihlerinde izleyiciyle buluşan sergisi Olmayacak Şeylerin Neşesi, absürdü sadece gülünç ya da gerçeküstü bir kaçış alanı olarak görmüyor; onu gerçekliğin kendi iç çelişkilerini çıplak gözle görünür kılan incelikli bir yöntem, radikal bir müdahale biçimi olarak ele alıyor.
Küratöryel çerçevenin ve Bahar Güneş’in kaleme aldığı metnin de altını çizdiği gibi; dünyayı anlamanın yolu bazen onu daha fazla rasyonalize etmeye çalışmaktan değil, zaten içinde taşıdığı o mantıksızlığı bir adım daha ileri taşımaktan geçiyor. Otoritenin ve yerleşik düzenin maskesi, tam da onu mantıklıymış gibi kurgulamaktan vazgeçtiğimiz an düşüyor. Olmayacak Şeylerin Neşesi, absürdü tanımlamak ya da örneklendirmek gibi öğretici bir telaşa girmiyor. Aksine mizah ile hafif bir rahatsızlık hissi arasında salınan, kuralları önceden konmamış bir özgürlük alanı açıyor.
Bu özgürlük alanında Merve Erbilgiç, illüstrasyonun anlatısal gücünü arkasına alsa da bizi doğrusal bir hikâyeye hapsetmiyor. Tuvalin ve kâğıdın yüzeyinde beliren imgeler, bir olayı açıklayan görseller değil; hafıza, duygu, sezgi ve tesadüflerin kesişiminde salınan kırılgan görsel parçalar. Erbilgiç’in Orhan Veli şiirlerinden ilhamla biçimlendirdiği işlerde, gündelik hayatın tanıdık anları kişisel bellek süzgecinden geçerek yeniden kurgulanıyor. Şiirsel olanın zarafetiyle absürdün yıkıcılığı aynı görsel ritimde buluşuyor; anlam tam teşekkül edecekken bozuluyor, yarım kalıyor ve izleyiciyi o belirsizlik anının büyüsüyle baş başa bırakıyor.
Diğer yanda Baysan Yüksel, bu belirsizliğin tam ortasından dirençli ve masalsı bir evren doğuruyor. Rutinlerin, tüketim kültürünün, katılaşmış gelenek ve inançların sorgulandığı bu sahnelerde; rüyalar, evrensel semboller, hayvanlar ve fantastik karakterler geçit töreni yapıyor. Saçını her koşulda özenle tarayan kırmızı bir at, bembeyaz bir lale, Kral Çocuk ve var olmayan bitkiler… Yüksel’in dünyasında çocuksu bir umut ile isyan duygusu, kabulleniş ile sorgulama aynı sahneyi paylaşıyor. Sanatçı, içinde yaşadığımız çağın ağırlığına karşılık, kurmaca sahnelere sığınmıyor; o sahneler üzerinden yeni bir gerçeklik ve direnç inşa ediyor.
İçinde bulunduğumuz zamana farklı pencerelerden bakan bu iki sanatçı, nihayetinde irrasyonel ama son derece canlı bir zeminde buluşuyor. Erbilgiç absürt olanı parçalayıp muğlaklaştırırken, Yüksel o muğlaklığın içinden neşeyi ve umudu çekip çıkarıyor. Tıpkı Sisifos’un kayayı tepeye sürerken takındığı o isyankâr kabulleniş gibi; anlamın elden kayıp gittiği bir dünyada neşeyi seçmek, naif bir kaçış değil, hayatın kendine has yanıtlarını üretme ısrarı haline geliyor. Tanıdık olanın hafifçe yerinden oynadığı, gündelik olanın başka çağrışımlarla genişlediği Olmayacak Şeylerin Neşesi, çılgın zamanların çılgın sanat eserleri gerektirdiği fikrini doğrularken, neşenin yıkıcı değil kurucu bir güç olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Mekan: Galeri/Miz






