
Bir tren garının uğultulu kalabalığında ya da bir galeri salonunun dinginliğinde adımlarken; her hareketinde hışırdayan, üzerindeki yüzlerce boncuk ve rafyayla devasa bir silüet çizen hareketli bir heykelin yanınızdan geçtiğini hayal edin. Amerikalı sanatçı Nick Cave’in ikonik Soundsuit serisi, tam da bu eşiği zorluyor: Beden bir mimariye, giysi ise mekânı dönüştüren yaşayan bir ortama dönüşüyor.
Her şey 1992 yılında Chicago’da, Rodney King’in uğradığı polis şiddeti ve ardından gelen beraat kararlarının yarattığı toplumsal kırılmayla başladı. Kamusal alanda Siyah bir erkek olarak var olmanın kırılganlığını derinden hisseden Cave, Grant Park’ta yürürken yerdeki ağaç dallarını toplamaya başladı ve onları birleştirerek tüm bedeni kaplayan ilk heykel-giysiyi üretti. Ancak bu giysiyi üzerine giyip hareket ettiği an, dalların birbirine sürtünmesiyle ortaya çıkan ses her şeyi değiştirdi. O an çıkan ses, sadece bir korunma hissi değil; duyulma, varlığını haykırma ve kamusal alanda yer kaplama arzusunun ritmik bir protestosuna dönüştü.
Cave’in “duygusal kalkan” veya “protesto zırhı” olarak tanımladığı bu eserler, giyen kişinin ırkını, cinsiyetini ve sınıfını tamamen gizleyerek onu toplumsal önyargıların ötesine taşıyor. Dallarla başlayan süreç; zamanla rafyalar, deniz kabukları, renkli boncuklar, halılar, oyuncaklar, gramofon boruları ve buluntu nesnelerle zenginleşen devasa bir malzeme birikimine evrildi. Giysi giyildiği an, durağan bir obje olmaktan çıkıp adeta devasa bir yürüyen peyzaja, anonim bir şamanın taşıdığı hareketli bir mimariye dönüşüyor. Boncukların tıkırtısı ve kumaşların hışırtısı, görsel bir şöleni perküsyonist bir performansla taçlandırıyor.
Bu işlerin en heyecan verici tarafı ise sahneyi doğrudan kalabalığın içine taşıması. New York Grand Central Terminali’nde 30 at figürlü giysiyle gerçekleştirilen Heard NY gösterisinde veya Park Avenue Armory’deki The Let Go performansında gördüğümüz gibi; izleyici ile performansçı arasındaki sınır ortadan kalkıyor, gündelik rotalar bir anda kolektif bir kutlama alanına dönüşüyor.
Toplumsal bir yaradan doğup kolektif bir coşkuya ve kapsayıcı bir ritme dönüşen bu sıra dışı eserleri canlı gözlerle deneyimlemek için sabırsızlanıyoruz. Ne mutlu ki Nick Cave’in bu ikonik işleri günümüzde dünya çapındaki pek çok saygın müzenin kalıcı koleksiyonunda yer alıyor ve sanatseverlerle buluşmaya devam ediyor:






