
William Kentridge dendiğinde aklınıza ne geliyor? Zihninizin derinliklerinde, kömür kaleminin kâğıda değdiği o tok sesle birlikte canlanan, durmaksızın değişen, silinip yeniden var olan o siyah beyaz imgeleri görüyor olmalısınız. Kendi deyimiyle “köklere, yani kömür çizimine ve film yapımına bir dönüş” olan yeni sergisi “A Nicely Built City“, Güney Afrikalı sanatçının yaratım gücünü bir kez daha gözler önüne seriyor. Goodman Gallery Londra’nın ev sahipliği yaptığı bu sergi, sanatçının 1989’dan bu yana sürdürdüğü epik “Drawings for Projection” serisinin merakla beklenen on ikinci filminin, “A Nicely Built City (Never Resists Destruction)“ın dünya prömiyerine sahne oluyor.
Serginin kalbinde atan bu yeni stop-motion animasyon, izleyiciyi Kentridge’in doğup büyüdüğü, atölyesinde dokuz ay boyunca kare kare inşa ettiği Johannesburg’a davet ediyor. Batı Afrika atasözünden “İyi inşa edilmiş bir şehir yıkıma asla direnmez” ödünç alınan isim, filmin ruhunu da ele veriyor. Kentridge, sadece altın madenleri üzerine kurulan ve günümüzde altyapı çökmeleriyle boğuşan post-kolonyal bir kentin portresini çizmiyor, aynı zamanda kurgusal kahramanı Soho Eckstein üzerinden kendi yaşlanma ve dönüşüm serüvenine de ayna tutuyor. 1989’da Soho bizden çok daha yaşlıyken, 37 yılın ardından Kentridge’in bizzat kendisine nasıl yaklaştığını görmek, bu otobiyografik ve toplumsal anlatıyı daha da sarsıcı kılıyor.
Bu kaotik kentin, yıkımın ve inşanın iç içe geçtiği sokaklarında, filmin asıl kahramanı beklenmedik bir şekilde karşımıza çıkıyor: Siyah bir kedi! Kentridge’in ustalıklı animasyon tekniği sayesinde bu kedi, sıradan bir figür olmaktan çıkıyor; bir sahnede daktiloya, diğerinde yazar kasaya, çıplak bir ağaca veya bir kül kavanozuna dönüşerek hikayenin akışını belirliyor. Sanatçı, çocukluğunda hediye edilen bir Cecil Skotnes baskısından ilham aldığı bu kediyi animasyon dünyasına o kadar yakıştırıyor ki, “Siyah bir kedi çizmek için herhangi bir eğri çizgi çizin, etrafına biraz kömür bulaştırın, işte hazır” diyerek bu formun sınırsız potansiyelini özetliyor. Kedi, bir anlamda sadece formdan ibaret değil; serginin farklı eserlerinde görülen dolgun göbekli bronz Fat Cat heykeli ile de Mikhail Bulgakov’un Usta ve Margarita romanındaki o meşhur, votka tutkunu kara kedi Behemoth’a zekice bir selam yolluyor.
“A Nicely Built City“, sadece filmin etrafında şekillenmiyor. Sergi, Kentridge’in 2026 Glyndebourne Festivali’nde sahnelediği Claudio Monteverdi’nin “L’Orfeo” operası için ürettiği yeni eserlerle de genişliyor. Serginin büyülü atmosferi, atölye çekimlerini heykeller ve çizimlerle buluşturan yeni Pepper’s Ghost film yerleştirmesi “Orpheus, Eurydice, Hermes” (2026) ile zirveye ulaşıyor. 19. yüzyıldan kalma optik bir yanılsama tekniğinin güncel bir yorumu olan bu yerleştirme, bir cam levha ve stratejik ışıklandırma kullanarak nesnelerin sahnede görünüp kaybolmasını sağlıyor. Kentridge’in sanatındaki bu disiplinlerarası geçişler ve “L’Orfeo”nun karakterlerinden ilham alınarak üretilmiş heykeller, onun o bitmek tükenmek bilmeyen görsel sözlüğünün bir parçası. Kısacası Londra yolunuz düşerse; kömür karası çizgilerin, siyahi kedilerin, mitolojik ağaçların ve yıkıma direnmeyen şehirlerin bu büyülü dünyasında kaybolmayı sakın ihmal etmeyin.






