
Bazı sergilerden yüzünüzde kocaman bir gülümsemeyle, hafiflemiş ve hatta biraz çocuklaşmış olarak çıkarsınız; Arjantinli usta sanatçı Julio Le Parc’ın dünyası tam olarak böyle bir his bırakıyor. Sanatçı, yetmiş yılı aşan uzun ve üretken sanat yolculuğunda ışığı, hareketi ve optik yanılsamaları adeta devasa bir oyun alanına dönüştürdü. Tate Modern’deki bu kapsamlı sergi de izleyiciyi edilgen bir seyirci olmaktan çıkarıp sürecin aktif birer katılımcısına dönüştürüyor. Eserlerin çoğu, önünde öylece durup izlemekle yetinebileceğiniz türden değil; onlara dokunmak, hareket ettirmek ve bütünüyle içine girmek zorunda kalıyorsunuz. Bu, insanı rasyonel olarak düşündürmeden önce doğrudan hissettiren, çağdaş sanat dünyasında ender rastlanan türden büyüleyici bir deneyim.
Le Parc, 1958 yılında Paris’e taşındı ve 1960’ta kurulan efsanevi sanat kolektifi GRAV’ın (Groupe de Recherche d’Art Visuel) en sürükleyici isimlerinden biri oldu. Grubun amacı son derece radikaldi: Sanatı müzenin o seçkin, elit ve dokunulmaz sessizliğinden çıkarıp herkesin özgürce oynayabileceği, harekete katabileceği ortak bir deneyime dönüştürmek. Onlara göre dâhi sanatçı miti gerici bir anlayıştı; asıl önemli olan izleyicinin algısını uyandırmak, onu pasif bir hayran olmaktan çıkarıp üretimin dinamik bir parçası kılmaktı. Kinetik ve optik sanatın bu neşeli ve demokratik kanadı; aynalı yüzeyler, dönen motorlar ve titreşen ışık huzmeleriyle sergi mekânını adeta canlı bir organizmaya dönüştürüyor.
Sergi alanında tavandan asılı duran hareketli heykeller, duvarları kaplayan hipnotik optik kompozisyonlar ve tamamen içine girilebilen ışık odaları yer alıyor. Le Parc’ın renk skalası oldukça yalın ve sistematik: Gökkuşağını on dört tona bölüp bu tonlarla adeta görsel bir müzik besteliyor; renkler tuval boyunca ritmik bir harmoniyle akıyor. Kimi işlerin önünde durduğunuzda zemin ayaklarınızın altından kayar gibi oluyor ve denge duyunuz sarsılıyor; kimi odalarda ise kendi gölgeniz doğrudan eserin bir parçası haline geliyor ve siz kımıldadıkça yapıt da sizinle birlikte eşzamanlı olarak değişiyor. Bu, uzaktan bakılan değil, bütünüyle içinde var olunan bir sanat; çünkü izleyici alanda fiziksel olarak bulunmadan eser asla tamamlanmıyor.
Elbette tüm bu eğlenceli ve interaktif katmanların arkasında, işin son derece ciddi ve politik bir boyutu da var. Le Parc için izleyicinin katılımı her zaman bir özgürleşme meselesiydi; insanları edilgenlikten kurtarmak; onları karar veren, deneyimleyen ve bizzat harekete geçen özneler kılmak istiyordu. Bu duruşu sanat sınırlarının dışına da taştı: 1968’in hararetli politik ikliminde otoriteye ve kurumsallaşmaya karşı net bir tavır sergiledi. 1966 yılında Venedik Bienali’nde Uluslararası Resim Büyük Ödülü’nu kazandığında bile, kurumsal sanat dünyasının kendisini sahiplenme çabasına şüpheyle yaklaştı; çünkü onun asıl derdi şöhret basamaklarını tırmanmak değil, insan algısının kendisini dönüştürmekti.
Bugün 90’lı yaşlarında olmasına rağmen üretmeye aktif olarak devam eden Le Parc’ın en şaşırtıcı yanı, bu çocuksu neşenin ve iyimserliğin tazeliğini hiç kaybetmemiş olması. Onun işleri altmış yıl önce ne kadar taze ve heyecan vericiyse, bugün de tam olarak öyle. Belki de başarısının sırrı burada saklı: Soyut sanatın genellikle ağır, mesafeli ve fazla ciddi durduğu bir alanda Le Parc; oyunu, sevinci ve saf merakı hiç elden bırakmadı. Onun dünyasını deneyimlerken, çağdaş sanatın illa ki anlaşılması güç ve elitist bir dille kurulması gerekmediğini neşeyle hatırlıyorsunuz.
Tate Modern’in eski bir elektrik santralinden dönüştürülen o devasa endüstriyel mekânı, Le Parc’ın ışık yerleştirmeleri için âdeta biçilmiş kaftan. Sergi 3 Mayıs 2027 tarihine kadar açık kalacak; yani gezmek için acele etmenize gerek yok. Ancak Londra’nın hareketli günlerinde serin, karanlık ve ışıl ışıl bu odalara sığınmak fikri şimdiden kulağa çok cazip geliyor. Çocuklu ailelerden çağdaş sanat bana göre değil diye düşünenlere kadar herkese çok iyi gelecek, ruhu hafifleten bir sergi bu. Bazen sanat, sizi derin düşüncelere sevk etmeden önce yüzünüzü güldürür ve tam da o gülümsemenin ortasında, algılarınızın ne kadar kolay manipüle edilebildiğini fark edersiniz. Le Parc bunu muazzam bir ustalıkla, üstelik büyük bir keyifle yapıyor.
Serginin bir başka güzel yanı da Le Parc’ın Latin Amerika kinetik sanatı içindeki o öncü yerini net bir şekilde görünür kılması. O; Venezuelalı usta sanatçılar Jesús Rafael Soto ve Carlos Cruz-Diez ile birlikte, kıtanın 20. yüzyıldaki en özgün soyut sanat hareketlerinden birinin en önemli parçasıydı. Avrupa merkezli sanat tarihinin uzun süre göz ardı ederek kenarda bıraktığı bu zengin damar, son yıllarda nihayet hak ettiği küresel ilgiyi görüyor; Tate Modern’in bu sergiyi bu denli geniş bir alana yayması da bu iade-i itibarın en somut işareti. Eğer yanınızda bir çocukla gidiyorsanız, sergiyi biraz da onların gözünden izlemenizi öneririz; çünkü Le Parc’ın tam olarak istediği şey de bu: Kuralları, mesafeyi ve doğru bakış açılarını tamamen unutup, saf bir merakla çocuk gibi oynamak.
Sergiden gerçekten keyif almak için küçük bir tavsiye: Acele etmeyin ve mümkünse tek başınıza ya da küçük bir grupla, kalabalık olmayan tenha bir saatte gidin; çünkü Le Parc’ın ışık odaları, içlerinde ne kadar çok vakit geçirirseniz kendisini size o kadar çok açıyor. Bir başka ilginç nokta ise sanatçının uzun süre bilinçli olarak piyasa dışı kalmayı seçmiş olması. İşlerini bilerek tekrarlanabilir, seri üretilebilir ve erişilebilir tutmaya çalıştı; çünkü sanatın sadece bir avuç elit koleksiyonerin tekelinde değil, herkese ait olması gerektiğine inanıyordu. Bugün müzayedelerde astronomik fiyatlara alıcı bulan bu işlerin, aslında tam da bu ticari mantığa başkaldırı olarak üretilmiş olması, sanat dünyasının o ironik ve tatlı çelişkilerinden biri. Tate Modern’in sergiyi bu kadar geniş tutması, o eski demokratik ideali bugünün dünyasına taşıma çabası olarak da okunabilir.
No-26 Notu: Kuralları yıkmak her zaman sert ve asık suratlı olmak zorunda değildir; bazen en radikal devrim, insanlara yeniden çocuk gibi oynamayı hatırlatmaktır. Le Parc’ın Tate Modern’i kaplayan bu ışık karnavalı, sanatın elit fildişi kulelerini neşeli bir deklanşörle yerle bir ediyor. Londra seyahatlerinizde algılarınızı özgür bırakmak için bu büyüleyici istasyona mutlaka uğrayın.