
Mary Shelley’nin zamansız başyapıtı Frankenstein son günlerde zihnimi her zamankinden daha fazla kurcalıyor. O meşhur canavarı, korkulmanın ne anlama geldiğini ve cansız bir varlığın canlanma eşiğini geçip gerçek bir mevcudiyete dönüştüğü o belirsiz anı düşünmeyi seviyorum. Geçtiğimiz ay Berlin’in bağımsız, kendi kendini örgütleyen alternatif sanat mekanlarında gerçekleşen Project Space Festival’ ı gezerken, kafamda hep Shelley ve onun o meşhur yaratım öyküsü dolandı. Festivalin ilk haftası, benim için nesneleşen bedenlerin ve kendi kabuğundan taşıp yüzeyinden adeta bilinç sızdıran varlıkların esrarengiz buluşmalarına sahne oldu.
Bu duyusal yolculuğun ilk güçlü durağı, Errant Sound’da deneyimlediğim ve bana bedensiz bir performans gibi hissettiren Heimwee / Riḍu başlıklı çoklu ortam yerleştirmesiydi. Besteciler Jelmer de Haan ve Bilawa Ade Respati ile ışık tasarımcısı Nindya Nareswari, projenin arka planını anlatırken Endonezya’nın Japon işgali altındaki Hollanda sömürgeciliğinin son dönemindeki ev ve sıla hasreti kavramlarını sorguladıklarını belirttiler. İçeride, mikrofonlar ve kablolarla donatılmış, otomatik tokmakların tuşlarına vurduğu geleneksel bir gamelan çalgısı duruyordu. Pencereler kalın tuval bezleriyle örtülmüş, oda yoğun bir duman bulutuyla kaplanmıştı.
Birden odada yankılanan ses kayıtları ve çalgının metalik tınıları rehaveti dağıttı. İşgal dönemindeki Hollanda Kraliçesi’nin teslimiyet kokan, uzaklardan gelen sesi döngüsel olarak odada dönüyordu. Neredeyse bir çocuk tekerlemesini andıran bu melodi, kendi kendine çalışan kör bir mekanizmanın hissini veriyordu. Sarı ve mavi ışıkların altında gölge gibi dolaşan izleyicilerin tüm gözleri, çalgının bir sonraki bağımsız vuruşuna kilitlenmişti. Performansın ardından bu enstrümanın aslında geçmişte gölge kuklası oyunlarına ve ata ruhlarını anma törenlerine eşlik ettiğini öğrendiğimde, mekanizmayı sanki geçmişin gölgeleri yönetiyor gibi hissettim.
Ertesi gün Hermannplatz metro istasyonunun nane yeşili karoları arasına gömülmüş şeffaf bir cam kabin olan Passage adlı sergi alanına uğradım. Pedro Moraes’in Groteske adını verdiği yerleştirmede, metal bir düzeneğe asılmış sıradan bir Erikli su şişesi duruyordu. Şişenin içinden uzanan mekanik bir piston, neredeyse dışarıdaki cama değecek gibi hareket ediyordu. İçerisi bir süpermarket gibi bembeyaz, çiğ bir ışıkla aydınlatılmıştı.
Yakından bakınca, o metal pistonun her hareketinde cam yüzeyde küçük bir buğu bulutunun birikip kaybolduğunu fark ettim. Metro istasyonundaki büfeden alınabilecek en ucuz plastik şişe, dış iskeleti sayesinde adeta nefes alıp veren canlı bir bedene dönüşmüştü. Vücudumuzun ne kadar büyük bir kısmının sudan oluştuğunu ve bu plastik atıkların ne kadar kolay gözden çıkarıldığını düşünerek birkaç metronun geçişini izledim. Camdaki buğunun eriyişi, yaşamın uçuculuğunu fısıldıyordu.
Bu nefes kalıntısının zihnimde bıraktığı tortuyla Solaris Space’teki Hyperbleed sergisine geçtim. Yapay zekanın hayatımızı yeniden şekillendirdiği bu çağda, sanatçının gerçeklik kurgulama rolüne odaklanan bu seçki beni oldukça huzursuz etti. Metal kafeslerin içine hapsedilmiş cep telefonları, bir yapay zeka sohbet robotuna sanatçılar hakkında müstehcen görsel komutları yazıyordu. Ekrandaki makineler kendi kendilerine metin üretiyor, ardından ekrana çiğ ve dijital görüntüler düşüyordu.
Martyna Marciniak’ın video çalışması ise varlığı tartışmalı yaratıklara dair uydurma Vikipedi maddelerini göstererek gerçeklik algımızla oynuyordu. İnternette bilgisayarlar tarafından üretilen bu kof ve niteliksiz içerik yığınını gördükçe, internetin henüz bu kadar kirlenmediği o eski, masum günleri özlemle andım. Yapay zekanın o soğuk, donuk parıltısı beni mekandan hızla uzaklaşmaya zorladı.
Neyse ki festivalin son günü, ACUD Gallery’nin havadar avlusundaki bir şiir dinletisiyle ruhumuzu yeniden dünyaya döndürdü. Yankı, dedikodu ve yabancılaşma gibi kavramları işleyen Venus in Three Movements: Part 1 etkinliğinde Amelia Ada’nın okuduğu parça günün zirvesiydi. Ada, bir randevunun mahrem detaylarını Emily Dickinson’ın hayranlık üzerine sözleriyle ve yankı kavramıyla harmanlayarak aktardı.
“Bir yankının sessizliği, bir bedenden başka nedir ki?”
Şiirde sorulan bu soru beni yeniden Mary Shelley’ye, cansızın canlanma iştahına ve yaşamanın o kusurlu, ele avuca sığmaz detaylarına götürdü. Sonunda, yapay zekanın soğukluğundan sıyrılıp yaşam enerjisinin ve insan bedeninin o sıcak, hakiki merkezine geri dönebilmiştik.
Project Space Festival, Berlin’in kurumsal müze duvarlarının dışına taşan, şehrin sokaklarında ve metrolarında yaşayan bağımsız ruhunu anlamak için harika bir turnusol kağıdı. Festival geçtiğimiz haftalarda kapılarını kapatmış olsa da, nesnelerin nasıl canlanabileceğine, plastik bir şişenin ya da mekanik bir enstrümanın nasıl birer bellek taşıyıcısına dönüşebileceğine dair sorduğu sorular hala taze. Yapay zekanın dijital gürültüsü ile insan sesinin çıplaklığı arasındaki bu amansız çelişki, önümüzdeki dönemde de sanatın en büyük hesaplaşma alanı olmaya devam edecek gibi görünüyor.