Isabelle Young’ın “Venice As I Was” Sergisi

TowerLondraSokak1 saat önce24 Tıklanmalar

Lord Byron, 1818 yılında kaleme aldığı o meşhur şiirinde Venedik’i anlatırken hayal kırıklığı ile romantizm arasında tekinsiz bir sarkaç kurmuştu. Londra Bloomsbury’deki Canopy Collections HQ’da kapılarını açan ve 3 Temmuz 2026’ya kadar sürecek olan Isabelle Young’ın “Venice As I Was” başlıklı ilk büyük solo sergisi, tam olarak Byron’ın bıraktığı o melankolik tondan besleniyor; ama bu kez kelimelerle değil, suyun ve ışığın kimyasıyla, yani fotoğraflarla.

Serginin başlığı olan “Venedik Ben Olduğum Gibi”, sadece sular altında kalan bir coğrafyanın değil, o coğrafyanın sokaklarında bir zamanlar var olmuş, artık geçmişte kalmış bir benliğin anısını çağrıştırıyor. Young’ın vizöründen süzülen kareler, kartpostallardaki o görkemli, turist akınına uğramış anıtsal Venedik’i tamamen reddediyor. Onun yerine bizi su ışığıyla yıkanan terrazzo zeminlerin pürüzlerinde, devasa kapıların aralıklarından sızan ışık kırıklarında ve kış ortasında Campo Santa Maria Formosa’nın üzerine çöken o bastırılmış sessizlikte gezdiriyor. Bu fotoğraflar, lagünün gelgitleri kadar çalkantılı ve bitmiş bir kişisel ilişkinin, ekolojik bir yasla sarmalanmış mahrem günlüğü gibi çalışıyor.

Fotoğraflardaki her bir leke ve yıpranmış doku, şehri giderek daha sert bir ritimle esir alan aqua alta’nın, yani mevsimsel sel taşkınlarının trajik el yazısı gibi mimari yüzeylere yayılıyor. Taşların üzerinde kuruyan suyun soluk kalıntıları, deniz seviyesinin yükselmesi ve aşırı turizm kıskacında can çekişen bir kentin çevresel kırılganlığını adım adım belgeliyor. Seride belirsiz birer siluet olarak beliren o son teknoloji sel önleme yapıları ise ironik bir şekilde şehri koruyan kalelerden ziyade, kaçınılmaz bir kaybın, yaklaşan o mutlak sonun erken birer itirafı gibi duruyor karşımızda.

2025 yılında prestijli Prix Pictet’e aday gösterilen, ardından Photo London x Nikon Yükselen Fotoğrafçı ödülünde kısa listeye kalan Isabelle Young, bu sergisiyle çağdaş fotoğrafçılıkta ne kadar güçlü ve lirik bir sese sahip olduğunu kanıtlıyor. Bloomsbury’nin dingin atmosferinde, batan bir şehrin duvarlarına sinmiş mineral izleri izlerken, aslında her karenin zamanın akışına karşı verilmiş beyhude ama büyüleyici bir direniş olduğunu fark ediyorsunuz. Su yükselirken geriye kalan tek şey, bir zamanlar orada olduğumuza dair o uçucu, nemli hatıra.

Sizce suların yavaşça yuttuğu bir şehri fotoğraflamak, o şehrin mimarisini ölümsüzleştirmek midir; yoksa zamanın her şeyi silip süpüren o yıkıcı ve akışkan gücüne çoktan teslim olduğumuzun bir belgesi mi?

0 Votes: 0 Upvotes, 0 Downvotes (0 Points)

Önceki Gönderi

Sonraki Gönderi

Bize Katılın
  • X Network146
  • Linkedin
  • Youtube1.2K
  • İnstagram8.5K

Bir ödül verilmiş, bir film çıkmış, bir sergi açılmış... Hepsi burada.


    E-posta yoluyla bülten almayı kabul ediyorum. Daha fazla bilgi için lütfen şu adresi inceleyin: Gizlilik Politikası



    Reklam

    Sonraki Gönderi Yükleniyor...
    Takip Et
    Arama Trendler
    Apartman Gözdesi
    Yükleniyor

    Giriş yapılıyor 3

    Hesabınız oluşturuluyor ve onay maili gönderiliyor 3