
Londra’nın sisli sabahlarında, Rosebery Avenue üzerindeki Sadler’s Wells’ten yükselen yaylı sesleri, bizi tarihin en dramatik güç savaşlarından birine davet ediyor. Apartmanımızın bu katında bugün, alışılagelmiş bir dönem hikayesinin çok ötesinde; haute couture ile punk’ın, klasisizm ile modernitenin çarpıştığı bir sahne performansı var. Scottish Ballet imzalı “Mary, Queen of Scots”, Kraliçe I. Elizabeth’in zihnindeki Mary Stuart hayaletleriyle yüzleşmesini mercek altına alıyor.
Neden bu gösteriyi ajandanıza eklemelisiniz? Çünkü bu sadece bir bale değil; Sophie Laplane ve James Bonas’ın vizyonuyla şekillenen, taht oyunlarını bedensel bir şiire dönüştüren cesur bir anlatı. Edinburgh’da “En İyi Uluslararası Festival Gösterisi” ödülünü kucaklayan bu yapım, tarih kitaplarının tozlu sayfalarını kapatıp, iki kadının arasındaki o karmaşık, tutkulu ve yıkıcı bağı bugünün diliyle yeniden kurguluyor.
Prodüksiyonun en dikkat çekici yanı, görsel dilindeki o sarsıcı kontrast. Soutra Gilmour’un imzasını taşıyan çağdaş set tasarımı, görkemli dönem kıyafetlerini punk estetiğiyle harmanlayan kostümlerle birleşiyor. Bu tercih, hikayeyi 16. yüzyılın kısıtlayıcı saray duvarlarından çıkarıp zamansız bir platforma taşıyor.
Sophie Laplane’in koreografisi, dansçıların en uç noktalara gitmesine olanak tanırken, Scottish Ballet Orkestrası tarafından canlı icra edilen yeni müzikler, Elizabeth ve Mary arasındaki gerilimi adeta fiziksel bir ağırlık olarak salona yayıyor. Sahnede izlediğimiz, sadece iki kraliçenin kavgası değil; birinin iktidar hırsı ile diğerinin hayatta kalma arzusu arasındaki o ince hat.
Gösteri, I. Elizabeth’in ölümüne yaklaştığı anlarda, kuzeni Mary’ye dair gerçek ve hayali anılarının peşine düşmesiyle başlıyor. Bu perspektif, seyirciyi de Elizabeth’in vicdan azabına ve merakına ortak ediyor. Mary Stuart’ın trajik sonu herkesin malumu olsa da, bu prodüksiyon “eğer”ler üzerinden giderek, tarihin bu iki dev figürünü insanileştiriyor.
Apartman sakinleri olarak biz, hikayelerin derinliklerindeki o insani dokunuşu aramayı severiz. Bu gösteride de taçların ve ihtişamlı pelerinlerin altında, yalnızlığın ve kaçınılmaz sonun melankolisi yatıyor.
Sadler’s Wells’in modern atmosferinde sadece birkaç gün sahnelenecek olan bu yapım, Mart ayının başında Londra’yı ziyaret eden sanatseverler için gerçek bir hazine.
Mekan: Sadler’s Wells, Rosebery Avenue, Londra.
Tarih Aralığı: 5 Mart – 8 Mart 2026.
İçerik Uyarısı: Prodüksiyon sis efektleri, cinayet, idam ve şiddet tasvirleri içermektedir. (12 yaş ve üzeri için uygundur).
Erişilebilirlik: 7 Mart Cumartesi günü saat 14:30’da sesli betimleme ve dokunma turu imkanı sunulmaktadır.
Eğer Mart ayının ilk haftasında yolunuz buralara düşerse, bu modern trajedinin bir parçası olmayı ihmal etmeyin. Sahneden yükselen o güçlü enerji, çıkışta Rosebery Avenue’nun kalabalığında bile zihninizde dönmeye devam edecek.






