
Londra’nın o her daim ciddi ve gri havasına, bugünlerde Brezilya’nın vahşi, canlı ve öngörülemez ruhu sızıyor. Apartman No:26’nın Londra katında, 2026 baharının en sıra dışı deneyimlerinden biriyle karşı karşıyayız. Brezilyalı sanatçı Laura Lima, Goodman Gallery’deki “Communal Nests for Windows, Balconies, Verandas, Gardens, and Forests” sergisiyle bizi sadece sanat izlemeye değil, doğayla birlikte nefes almaya davet ediyor. Otuz yıllık kariyeri boyunca bedenler, canlılar ve çevre arasındaki o ince sınırları deşen Lima, bu kez galeriyi steril bir beyaz küp olmaktan çıkarıp, türlerin birbirine karıştığı bir “bahçeye” dönüştürüyor.
Lima’nın yaklaşımı, köklerini felsefeden ve Brezilya’nın efsanevi Neo-Konkretizm akımından alıyor. Lygia Clark ve Hélio Oiticica gibi devlerin izinden giden sanatçı için performans, heykelin daha esnek ve yaşayan bir versiyonu. O, eserlerini birbirinden kopuk “seriler” olarak değil, organik olarak birbirine bağlı bir bütün olarak görüyor. Daha önce Ipanema Plajı’na bir inek çıkaran veya galerinin içinde kuşları serbest bırakan Lima’nın bu sergisi de aynı katılımcı ve çok duyulu hassasiyetin bir devamı niteliğinde. Sanatçı, zamanla metabolize olan bitkisel boyalar ve yaşayan organizmalarla çalışarak, sanatın o “donmuş” halini reddediyor.
Serginin kalbinde, isminden de anlaşılacağı üzere pencereler, balkonlar, bahçeler ve ormanlar için tasarlanmış “Ortak Yuvalar” yer alıyor. Saman şapkalar, dallar ve özenle yerleştirilmiş tüneklerden oluşan bu yapılar, insanlar tarafından insanlar için tasarlanmış bir objenin (şapkanın), basit bir bükülme ve katlamayla nasıl başka canlılar için bir sığınağa dönüşebileceğini gösteriyor. Lima bu alanı bir bahçe olarak tanımlıyor; burada kuşlar, sincaplar ve hatta onların avcıları için yeni bir habitat sunuluyor. Sanatçının deyimiyle, bu parçalar kamusal alanda hasat edilmeyi bekleyen birer çiçeklenme gibi, galeriden alınıp gerçek bir bahçeye veya balkona götürüldüğünde yaşamaya ve diğer canlılara yuva olmaya devam ediyorlar.
Belki de en radikal olanı, Lima’nın sanatın o dokunulmaz ve kıymetli doğasına karşı çıkışı. Sanatçı, bu eserlere karşı aşırı özen gösterilmemesini, aksine onların dışarıya, açık pencerelerin yakınına bırakılmasını istiyor. Onlara meyve ve su eklemenizi, küçük hayvanların bu yapıları keşfetmesini ve içinde yaşamaya başlamasını öneriyor. Eğer bir parça kırılırsa, onu tamir etmenizi veya yenisiyle değiştirmenizi tavsiye ediyor. Bu oyunbaz tavır, sadece sanatın değerini sorgulamakla kalmıyor, aynı zamanda diğer türlerle nasıl bir arada yaşayabileceğimizi yeniden hayal etmemizi sağlıyor. Lima, yapıların sadece canlıların etrafında değil, onlarla birlikte şekillenmesi gerektiğine inanıyor.
Bu sergiyle eş zamanlı olarak ICA’da (Institute of Contemporary Arts) gerçekleşen “The Drawing Drawing” ise Lima’nın ne kadar çok yönlü bir sanatçı olduğunun bir başka kanıtı. Burada heykel, hareket, canlı performans ve halkın katılımı iç içe geçiyor. Geleneksel modelden desen çizimi dersini altüst eden bu interaktif yerleştirme, sanatçının meşhur “Ascenseur” (Asansör) adlı işini de içeriyor. Duvarın altından uzanan ve bir anahtar destesine ulaşmaya çalışan o insan kolu, küçük bir jestle koca bir olasılıklar dünyasının kapısını aralıyor. Lima’nın dünyasında her hareket, her temas ve her yuva, yaşamın o durdurulamaz akışının bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.






