
Apartman No:26’nın Berlin katında pencereleri sokağa değil, ruhun derinliklerine açıyoruz. Gil Scott-Heron’un onlarca yıl önce dile getirdiği o “buz mevsimi” metaforu, bugün Esther Schipper’ın duvarlarında felsefi ve psikolojik bir yankı buluyor. Winter 2026, sadece bir mevsim sergisi değil; fosilleşmiş geçmişle, tuhaf ama bir o kadar da parlak gelecek hayalleri arasında salınan, chiaroscuro bir peyzaj. Dışarıdaki o bitmek bilmeyen uzun gece, içeride yaratıcı bir karın ağrısına, bir içe bakış festivaline dönüşüyor. Eğer siz de Berlin’in melankolisini seviyor ama o buzun altındaki ateşi de hissetmek istiyorsanız, bu seçkinin dumanı üstünde tüten kozmik atmosferi tam size göre.
Serginin girişinde bizi karşılayan Ryan Gander’ın In the very beginning, before words, there were… (2021) adlı heykeli, yanmış odunları andıran soğuk döküm bronz formlarıyla bir enkazı değil, küllerinden doğacak bir anka kuşunun yuvasını müjdeliyor. Bu yıkım ve yeniden doğuş ikilemi, serginin ritmini belirliyor.
Kara Bir Okyanus: Julius von Bismarck, 2025 yılının başında Güney Kaliforniya’yı kasıp kavuran yangınların külleriyle siyaha boyanan Pasifik Okyanusu’nu kadrajına alıyor. The Day the Ocean Turned Black, doğanın öfkesini ve o hüzünlü dönüşümünü kristalize ediyor.
Vezüv’ün Yankısı: Anri Sala, MS 79 yılına, Vezüv Yanardağı’nın patlamasına kadar uzanıyor. Tavandan sarkan ve içinde hoparlörler barındıran trompetiyle galeriyi tekinsiz uğultularla dolduran sanatçı, geçmişin küllerini günümüzün melankolisiyle birleştiriyor.
Serginin katlarında ilerledikçe, ışığın maddeyle kurduğu o muazzam oyun bizi karşılıyor. Işık burada sadece formu aydınlatmıyor, onu bizzat şekillendiriyor.
Lee Bae, yüzlerce kömür parçasını cilalayıp bir araya getirerek doğanın ve zamanın büyüme halkalarını bir ışık oyununa dönüştürüyor. Hemen yanında, Ann Veronica Janssens’ın dövülmüş cam panelleri, gün ışığının su yüzeyindeki o hipnotize edici pırıltısını galeriye taşıyor. Etienne Chambaud ise günlük nesneleri erimiş camın içine hapsederek onları hem koruyor hem de yok ediyor; tıpkı bir zaman kapsülü gibi.
Thomas Demand’ın Nursery (2020) fotoğrafı, bizi bir kenevir laboratuvarının o tiyatral pembe ışığına götürüyor. Zamanın nakit paraya eşit olduğu bu kontrollü üretim alanı, serginin en kışkırtıcı duraklarından biri. Pierre Huyghe’nin biyolojik ve sentetik materyallerden oluşan “yaşayan” heykeli ise tanıdık olanı yabancılaştırarak, bilincin sınırlarını zorluyor. Anicka Yi, kendi yarattığı bir algoritmayla iş birliği yaparak mantar ve mikrobiyal formların dünyasına, su altının tekinsiz estetiğine dalıyor.
Serginin son durağında, Çatı Katı’nın o sessiz ve derin huzuru bizi bekliyor. Sojourner Truth Parsons’ın Alone with tree II tablosu, Kleinian bir mavinin ortasında, yapraksız dallarını yıldızsız bir gökyüzüne uzatan bir ağaç betimliyor. Bu sahnenin ilk bakıştaki hüznü, yerini hızla bir “içe bakış” gücüne ve değişime duyulan o zamansız özleme bırakıyor.
“Winter 2026, Gil Scott-Heron’un ‘buz mevsimi’ne bir saygı duruşu niteliğinde ama o buzun altındaki yaratıcı ateşi hiç söndürmüyor.”
Angela Bulloch’un 3D evren modelleriyle hazırladığı Night Sky, dünyadan görülmesi imkansız bir yıldız haritası sunarak bizi dünyevi dertlerimizden koparıp kozmik bir perspektife davet ediyor. Bu katın havası biraz soğuk ama yıldızların ışığı her zamankinden daha parlak.
Sanatçılar: Saâdane Afif, Rosa Barba, Angela Bulloch, Julius von Bismarck, Martin Boyce, Etienne Chambaud, Thomas Demand, Ryan Gander, Dominique Gonzalez-Foerster, Pierre Huyghe, Ann Veronica Janssens, Lee Bae, Sojourner Truth Parsons, Philippe Parreno, Anri Sala, Anicka Yi.
Tarih: 28 Şubat 2026 tarihine kadar
Mekan: Esther Schipper, Berlin






