
Apartmanımızın koridorlarında bu sabah yankılanan ses, Kanada’nın puslu düzlüklerinden kopup gelen, R&B’nin sıcaklığıyla folkun bilgeliğini harmanlayan bir keşfe ait. No:26’nın pencerelerini aralıyoruz; dışarıda Londra’nın gri gökyüzü, içeride ise ruhu sarmalayan bir alto vokal var. Katie Tupper, ilk stüdyo albümü Greyhound (Arts & Crafts) ile bizi bitmek bilmeyen o insani döngülerin tam ortasına, pistin kenarına davet ediyor.
Saskatoon çıkışlı müzisyen Katie Tupper, önceki EP’leri Towards The End ve Where To Find Me ile radarlarımıza takılmıştı. Ancak bu ilk uzunçalar, onun sadece bir vaat olmadığını, çağdaş neo-soul ve alternatif pop sahnesinde ne kadar sağlam bir duruşa sahip olduğunu kanıtlıyor. Albüm, piyano odaklı baladlar ile groove’u yüksek, ritmik geçişler arasında adeta bir sarkaç gibi sallanıyor.
Albümün ismine ilham veren hikaye, Tupper’ın iç dünyasındaki o bitmek bilmeyen kovalamaca hissiyle şekilleniyor. Tazı yarışlarında, köpeklerin önünden hızla kaçırılan ve yakalanması imkansız olan tavşan kuklalar… Katie bu metaforu kendi hayatına ve ilişkilerine uyarlıyor:
“Ben genellikle hem tazı hem de yem oluyorum. Ulaşılamayan bir şeyi kovalıyorum ve yakalanamayan şey oluyorum.”
Bu döngü, albümün genelindeki melankolik ama bir o kadar da hareketli tonun ana kaynağı. İnsan ruhunun ulaşamadığına duyduğu açlık, albümdeki aranjmanların country ve folk sularına dalıp çıkmasıyla iyice derinleşiyor.
Katie Tupper, bu müzikal yolculuğu tek başına yürümemiş. Beraber turnelediği dostları Justice Der ve Felix Fox ile stüdyoya giren sanatçı, albüme canlı bir performans samimiyeti katmış. 2000’lerin bağımsız alternatif damarını 2020’lerin modern R&B prodüksiyonuyla birleştiren ekip, ortaya her katmanda farklı bir detay barındıran zengin bir iş çıkarmış.
Greyhound, sadece bir albüm değil; hepimizin içinde olduğu o “kovalama ve kaçma” dansının en estetik hali.






