
Bazı mekanlar sadece duvarlardan oluşmaz; kendi tarihlerini, fısıltılarını ve geçmişin ağırlığını taşıyan birer canlı organizma gibidirler. Edinburgh’un tarihi dokusu içinde bir mücevher gibi parlayan, Grade A statüsündeki Glasite Meeting House, bugünlerde çağdaş sanatın en rafine isimlerinden biri olan Callum Innes ile girdiği derin diyalogla yeniden nefes alıyor. Innes’in Ingleby Gallery bünyesindeki bu yeni serüveni, boyanın fiziksel varlığı ile mimarinin statik yapısı arasındaki sınırları ihlal ederek izleyiciyi neredeyse dinsel bir huşu içine davet ediyor.
Callum Innes, resim sanatında inşa etmekten çok açığa çıkarmak ile ilgilenen bir simyacı gibidir. Onun meşhur “Exposed” (İfşa Edilmiş) serisi, tuvale katmanlarca boya sürmekle başlamaz; asıl büyü, o boyanın üzerine dökülen turpentin ile başlar. Innes, boyanın henüz kurumamış yüzeyini yıkayarak, sökerek ve arındırarak alt katmanlardaki gizli renkleri ve dokuları ortaya çıkarır. Bu süreç, bir yaratım olduğu kadar bir yıkımdır da.
Innes’in pratiğinde boya, sadece bir kaplama malzemesi değil, bir hafıza taşıyıcısıdır. Sanatçı, tuval üzerine titizlikle yerleştirdiği pigmentleri sistematik bir şekilde geri çekerken, aslında zamanın ve materyalin kendi doğasını ifşa eder. Bu eksiltme yöntemi, geleneksel resim sanatının biriktirme mantığına tam bir tezat oluşturur.
İfşa edilmiş resimlerde gördüğümüz o dikey şeritler ve puslu kenarlar, boyanın tuvalden akıp gitmesinin, yani bir yok oluşun görsel kaydıdır. Bu teknik, sanatçının fiziksel kontrolü ile malzemenin kendi akışkanlığı arasındaki o gerilimli pazarlıktan doğar. Glasite Meeting House gibi tarihi bir yapıda, bu arındırılmış resimler, mekanın eski dini kimliğiyle (Glasite cemaatinin toplantı evi olmasıyla) kusursuz bir uyum yakalayarak, sergiye neredeyse sepsulkral bir atmosfer katıyor.
Innes’in bu yeni edisyonunda bizi bekleyen en büyük sürpriz, tuvalin sınırlarını aşarak bizzat galerinin duvarlarına taşan site-specific duvar resimleridir. Sanatçı, bu kez boyanın fiziksel özelliklerini mimari boşlukla doğrudan çarpıştırıyor. Nisan ve Haziran ayları arasında galeriyi dolduran o meşhur Edinburgh bahar ışığı, bu duvar resimlerinin yaşayan bir parçasına dönüşüyor.
Işığın gün içindeki hareketi, duvarlardaki renklerin yoğunluğunu ve tonlarını sürekli olarak değiştirirken, sergiyi dinamik ve asla aynı kalmayan bir performans alanına dönüştürüyor. Innes, ışığın duvardaki kırılmalarını ve gölgelerin düşüşünü birer fırça darbesi gibi kullanarak, mekanın tarihsel dokusunu güncel bir renk diliyle yeniden tanımlıyor. Bu, sadece duvara bakmak değil, mekanın içinde ışıkla beraber yürümek gibi bir deneyim.
Müzenin ya da galerinin sessizliği, Innes’in eserlerinde bir nesneye dönüşür. Glasite Meeting House’un mimarisi, Innes’in devasa tuvalleriyle birleştiğinde ortaya çıkan o adanmışlık hissi, sanatçının renkleri birer meditasyon aracı olarak görmesinden kaynaklanır. Tek bir renk alanının içinde saklanan onlarca alt ton, izleyiciyi yavaşlamaya ve gözlerini eğitilmeye zorlar.
Innes’in sanatı, gürültülü bir dünyada sessiz kalmanın, çok katmanlı bir gerçeklikte en sade olana ulaşmanın bir yoludur. Onun duvar resimleri, mekanın taşlarına ve sıvasına bir hafıza eklerken, bizleri de bu sessizliğin ortakları kılıyor. Baharın ilk ışıklarıyla aydınlanan o koridorlarda, boyanın duvarda bıraktığı iz aslında bizim kendi algımızın bir yansımasıdır.
Callum Innes’in bu sergisi, resim sanatının sadece tuvalden ibaret olmadığını, ışığın, zamanın ve mimarinin de birer boya paleti olarak kullanılabileceğini kanıtlıyor. Edinburgh’un bu tarihi yapısında, sessizliğin ve rengin içinde kaybolmak isteyenler için Innes, unutulmaz bir ifşa seansı vaat ediyor.
Sergi Bilgileri
Sergi: Callum Innes
Mekan: Ingleby (Glasite Meeting House)
Tarih: 11 Nisan – 6 Haziran 2026






