Buzullar Arasında Bir Aile Otopsisi: “The Love That Remains” (2026)

KömürKazan Dairesi2 ay önce82 Tıklanmalar

Hlynur Pálmason yine yapmış yapacağını; İzlanda’nın dondurucu rüzgarlarını, paslı demirlerini ve uçsuz bucaksız buzullarını alıp bu kez şaşırtıcı derecede “sıcak” bir şeye dönüştürmüş. Godland’ın o sert dini eleştirisinden veya A White, White Day’in intikam kokan kederinden sonra, The Love That Remains (2026) adeta bir güneş banyosu gibi geliyor; ama bu güneş, İzlanda usulü, yani biraz ısırıyor ve epey hüzünlü. Pálmason bu kez kamerasını (evet, 35mm filmle bizzat kendi omuzladığı kamerasını) dağılmakta olan bir ailenin enkazına çeviriyor. İzlanda’nın Oscar adayı olan bu yapım, parçalanmış bir ailenin o muazzam doğa içindeki bir yılına odaklanırken, mantığın bittiği yerde anlam arayışının nasıl başladığını anlatıyor.

Hikayenin merkezinde, bir balıkçı teknesinde denizin sıradanlığını kucaklayan baba Maggi ve metal yığınlarından devasa duvar halıları örmeye çalışan sanatçı ruhlu anne Anna var. Bu ikili “ayrılmış” ama tam olarak “kopamamış” olmanın o tuhaf, arafta kalmış alanında yaşıyorlar. Maggi, ailesi ve o dengeleyici limanı olmadan denizin ortasında ne yapacağını bilmeyen, biraz kaybolmuş bir adam; Anna ise sanat dünyasında tutunmaya çalışırken bir yandan da Maggi’nin bazen “ölmüş olmasını” dileyen ama yine de onunla mutfak masasında oturup hayatı konuşan o tanıdık karmaşa. Bir yandan ayrılığın o gri ve puslu havasını solurken, diğer yandan çocukların kayalıkların tepesindeki zırhlı bir mankene ok fırlattığı o harika görsel mizahın içinde kendinizi buluyorsunuz.

Pálmason, klasik bir olay örgüsünü bir kenara itip bize sürrealist skeçlerden oluşan büyüleyici bir seçki sunuyor. Bir bakıyorsunuz mutfak masasında son derece natüralist bir ebeveynlik tartışması var, bir bakıyorsunuz Maggi’nin rüyalarına devasa bir horoz giriyor ya da gökyüzünden aniden “Excalibur” vari bir kılıç düşüyor. Bu absürtlükler, filmin o hipnotik ritmiyle o kadar uyumlu ki, gerçekle rüya arasındaki o ince çizgiyi kaybediyorsunuz. Bergman’ın Bir Evlilikten Manzaralar’ındaki o “evin içindeki yabancılık” hissi, Roy Andersson’ın o garip ve melankolik mizahıyla birleşmiş gibi. Üstelik filmin kadrosunda Pálmason’ın kendi çocuklarının oynaması, o çocuksu oyunların sahtelikten uzak, tamamen doğal bir akışta olmasını sağlıyor. Ve tabii ki jenerikte kendine ait özel bir karesi olan Panda’yı unutmamak lazım; İzlanda çoban köpeği Panda, filmin duygusal dokusunda en az insanlar kadar yer kaplıyor.

Sonuç olarak The Love That Remains, biten bir ilişkinin ardından kalan o tuhaf duygusal tortuyu incelikle işleyen bir film. Kimi anlamı sanatında buluyor, kimi ise denizin ortasında kaybolmayı tercih ediyor; ama yönetmen Pálmason, o enkazın altında hala parlayan bir şeyler olduğunu sabırla gösteriyor. Hüzünlü olduğu kadar ödüllendirici, soğuk olduğu kadar sıcak bir deneyim bu; tıpkı eski fotoğraflara bakarken ya da yürümeyen bir ilişkinin güzel günlerini hatırlarken hissettiğimiz o karmaşık tat gibi. Pálmason, o “boşlukta süzülme” hissini o kadar iyi yakalamış ki, film bittikten sonra bile İzlanda’nın o puslu havası odanızda dağılmıyor.

0 Votes: 0 Upvotes, 0 Downvotes (0 Points)

Bize Katılın
  • X Network146
  • Linkedin
  • Youtube1.2K
  • İnstagram8.5K

Bir ödül verilmiş, bir film çıkmış, bir sergi açılmış... Hepsi burada.


    E-posta yoluyla bülten almayı kabul ediyorum. Daha fazla bilgi için lütfen şu adresi inceleyin: Gizlilik Politikası



    Reklam

    Sonraki Gönderi Yükleniyor...
    Takip Et
    Arama Trendler
    Apartman Gözdesi
    Yükleniyor

    Giriş yapılıyor 3

    Hesabınız oluşturuluyor ve onay maili gönderiliyor 3