
Hamburger Kunsthalle’nin Modernizm Koleksiyonu, 1900 ile 1960 yılları arasını kapsayan resim ve heykelleriyle Almanya’nın en prestijli sanat birikimlerinden biri olarak kabul ediliyor. Koleksiyonun Toby Kamps yönetimindeki bugünkü ihtişamı, aslında büyük kayıplar ve azimli bir yeniden inşa süreciyle örülü trajik bir geçmişe dayanıyor. Müzenin ikinci direktörü Gustav Pauli döneminde çağdaş sanatın merkezi eserleriyle zenginleşen seçki, 1937 yılında Ulusal Sosyalistler tarafından dejenere sanat olarak yaftalanıp müzeden zorla çıkarılarak büyük bir yara almıştı. 1945 sonrası direktörler Carl Georg Heise ve Alfred Hentzen’in olağanüstü çabalarıyla bu yara kapatılmaya çalışılmış, karalanan eserler rehabilite edilerek koleksiyon hem Avrupa hem de Amerikan sanatının önemli örnekleriyle yeniden ayağa kaldırılmıştır.
Koleksiyonun sunduğu sanatsal yelpaze, Modernizm’in çok sesli doğasını ve geleneksel olana karşı duruşunu mükemmel bir şekilde yansıtıyor. Müze koridorlarında dolaşırken karşımıza çıkan bazı mihenk taşları şunlardır:
Max Beckmann (1884-1950): Odysseus und Kalypso (1943) gibi eserleriyle koleksiyonun en güçlü figürlerinden biridir.
Paul Klee (1879-1940): Revolution des Viaductes (1937) adlı eseri, soyutlama ve figürasyon arasındaki o meşhur gerilimi simgeler.
Ernst Ludwig Kirchner (1880-1938): Maler und Modell (1910/1926) tablosu, Die Brücke (Köprü) akımının dışavurumcu gücünü temsil eder.
Franz Marc (1880-1916): Hayvan figürlerini ruhani bir boyuta taşıdığı Affenfries (1911) ile koleksiyona renk ve derinlik katar.
Wilhelm Lehmbruck (1881-1919): Kopf eines Denkers (1918) heykeli, savaşın bıraktığı melankolik izleri taş üzerine kazır.
2016 yılındaki yeniden düzenleme ile Modernizm Galerisi, izleyiciye sadece kronolojik bir sıra değil, aynı zamanda bireysel dehalara odaklanan derinlikli bir deneyim sunmaya başladı. Bauhaus, Neue Sachlichkeit ve Sürrealizm gibi akımların iç içe geçtiği bu düzenleme, izleyiciyi figürasyon ile soyutlama arasındaki kutuplarda bir yolculuğa çıkarıyor. Özellikle 1950’lerin eserlerine ayrılan bölüm, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından sonra sanatın nasıl bir iyileşme aracı olduğunu; derin acıların yanında özgürlüğe ve insanlığa duyulan sarsılmaz inancı gözler önüne seriyor.
Modernizm, Hamburger Kunsthalle’de sadece bir zaman dilimi değil; yıkımdan sonra filizlenen, fikirlerin sınırları aştığı ve güncelliğini her daim koruyan bir meydan okuma olarak yaşamaya devam ediyor.






