
2026 yılına giriş yaparken Londra’nın sanatsal ekosistemi, geçmişin mirasını modernitenin karmaşık dokusuyla harmanlayan entelektüel derinliği yüksek bir seçkiyle karşımıza çıkıyor. Bugün 2 Ocak 2026 Cuma; galerilerin ve müzelerin küratöryel dillerini ontolojik bir perspektifle incelediğimizde, Ocak ayının sadece görsel bir şölen değil, aynı zamanda toplumsal ve bireysel hafızanın yeniden inşası olduğunu görüyoruz.
Kristin Hjellegjerde Gallery, 10 Ocak’ta kapılarını Sverre Malling’in tekinsiz peyzajlarına açıyor. Malling, İngiliz, Alman ve İskandinav kültürel tarihinden beslenen sembolizmini, Gotik şatolar ve memento mori imgeleriyle harmanlayarak masumiyet ile makabrenin (ölümcülün) sınırlarını belirsizleştiriyor. Sanatçının titiz grafik dili, izleyiciyi masalsı bir melankolinin içine hapsediyor.
Gagosian, fotoğraf tarihinin iki dev isminin 40. yıl dönümlerini kutlayan bir çifte sergiye ev sahipliği yapıyor. Nan Goldin’in The Ballad of Sexual Dependency serisi, cinsiyet dinamiklerini ve New York’un yeraltı kültürünü “kamusallaştırılmış bir günlük” samimiyetiyle ele alırken; Richard Avedon’un Facing West seçkisi, Amerikan işçi sınıfının vakur portreleri üzerinden sosyo-politik bir belgeleme sunuyor.
Hawai’i Krallığı’nın bin yıllık tarihini mercek altına alan British Museum, 15 Ocak itibarıyla 150’den fazla nadide objeyi bir araya getiriyor. 1810 yılında Kral Kamehameha I tarafından Kral III. George’a gönderilen ve 100 yılı aşkın süredir sergilenmeyen feathered cloak (tüylü pelerin), kolonyal arşivlerin ve egemenlik taleplerinin estetik bir dökümü olarak öne çıkıyor.
Topluluk dinamiklerinin ruh sağlığı üzerindeki belirleyici rolünü inceleyen Kindred, bireysel izolasyon ile kolektif aidiyet arasındaki gerilimi sanatsal bir araştırma nesnesine dönüştürüyor. Sergideki eserler, toplulukların parçalanma ve yeniden inşa süreçlerini sosyolojik birer veri gibi işleyerek empati alanını genişletiyor.
Ione & Mann, Jane Hayes Greenwood’un kişisel kayıpları ile küresel iklim krizini özdeşleştirdiği sürrealist peyzajlarını sunuyor. Batı Yorkshire’ın tepeleri, sanatçının annesini kaybetmesinin yarattığı hüzünle antropomorfik (insan biçimci) formlara bürünürken, gökyüzündeki fenomenler ekolojik yıkımın sembolik birer tezahürü olarak okunuyor.
Akıl sağlığını bir “ötekileştirme” unsuru olmaktan çıkarıp insanlığın ortak paydası olarak konumlandıran bu sergi, 20. yüzyıl İngiliz sanatının en dokunaklı örneklerini bir araya getiriyor. Savunmasızlık ve dayanıklılık temaları, Two Temple Place’in görkemli iç mimarisiyle kontrast oluşturarak izleyiciye estetik bir soluklanma alanı sağlıyor.
Pippy Houldsworth’ta KV Duong, etnik kimlik ve göç deneyimini lateks malzemesinin provokatif doğası üzerinden sorguluyor. Vietnam’daki sömürgeci kauçuk tarlalarından kuir kültürün fetiş estetiğine uzanan bu malzeme seçimi, aile fotoğraflarıyla birleşerek aidiyet kavramını hibrit bir yapıya büründürüyor.
South London Gallery, 75 yılı aşkın geleneğiyle Birleşik Krallık’ın en parlak yeni mezunlarını ağırlıyor. Ukraynalı sanatçı Varvara Uhlik’in Rus emperyalizminin gölgesindeki kültürel hafıza çalışmaları ve Makiko Harris’in feminenlik arketiplerini dönüştüren eserleri, çağdaş sanatın gelecekteki parametrelerini belirliyor.
Georg Wilson, Pilar Corrias’ta Britanya kırsalını alışılagelmişin dışında, tehlikeli bir fantezi dünyası olarak yeniden kurguluyor. Sanayi Devrimi’nin tahribatına uğramış flora, zehirli bitkilerin merkezde olduğu ve vahşi yaratıkların kol gezdiği tekinsiz bir “doğa karşıtı” anlatıya dönüşüyor.
Ocak ayı sanat takvimi, Bobcat Gallery’deki tekstil odaklı Material sergisinden, Alexandra Palace ve Business Design Centre’da düzenlenen prestijli sanat fuarlarına (London Art Fair ve Fresh Art Fair) kadar geniş bir yelpaze sunuyor. Bu etkinlikler, ticari değer ile sanatsal inovasyonun kesişim noktalarını temsil ediyor.






