
sanatın gizemli ve bir o kadar da dramatik koridorlarında geçirmek isteyenler için rota belli: Neue Nationalgalerie. Sürrealizmin 100. yılı kutlamaları devam ederken, müze bizi sadece tabloları izlemeye değil, o tabloların bugüne nasıl ulaştığının izini bir dedektif gibi sürmeye davet ediyor.
“Max Ernst to Dorothea Tanning: Networks of Surrealism” (Max Ernst’ten Dorothea Tanning’e: Sürrealizm Ağları) sergisi, Ulla ve Heiner Pietzsch Koleksiyonu’ndaki eserlerin “provenans” yani köken araştırmalarına odaklanıyor. 17 Ekim’de kapılarını açan ve 1 Mart 2026 tarihine kadar devam edecek olan bu sergi, 1924’teki “İlk Sürrealist Manifesto”dan tam bir asır sonra, bu uluslararası hareketin karmaşık bağlantılarına ışık tutuyor.
Sergi, sadece Salvador Dalí, René Magritte veya Joan Miró gibi dev isimlerin eserlerini sunmakla kalmıyor; bu eserlerin Paris ve Brüksel gibi sanat merkezlerinden Nazi zulmü altındaki Avrupa’dan kaçarak Meksika ve ABD’ye uzanan maceralı yolculuklarını anlatıyor. Sanat eserlerinin biyografileri, aslında sanatçıların; sürgün, aşk, dostluk ve hayatta kalma mücadeleleriyle örülü hayat hikâyeleriyle iç içe geçmiş durumda.
Serginin en etkileyici yanlarından biri, 1930’lu ve 40’lı yıllardaki tarihsel koşulların sanatı nasıl şekillendirdiğini göstermesi. Nazi Almanyası 1940’ta Fransa’yı işgal ettiğinde, birçok sürrealist sanatçı ve koleksiyoncu kaçmak zorunda kaldı. Kimileri eserlerini yanlarında götürebildi, kimileri ise geride bırakmak zorunda kaldı. İşte bu “el değiştirme” ve “yer değiştirme” hikâyeleri, Pietzsch Koleksiyonu’ndaki her bir parçayı yaşayan birer tarihsel belgeye dönüştürüyor. Özellikle Leonora Carrington ve Dorothea Tanning gibi isimlerin bu ağlardaki rolü, serginin odağını daha da derinleştiriyor.






