
Bazı telefon görüşmeleri hayat değiştirir, bazıları ise yapılmadığı için dünyaları yıkar. Bugün masamızda, çağdaş Norveç edebiyatının en cesur ve en “can yakan” kalemlerinden birinin, Vigdis Hjorth’un Siren Yayınları etiketiyle raflarda yerini alan sarsıcı romanı var: “Annem Öldü mü”.
Hjorth, daha önce Miras (Will and Testament) ile aile içindeki o görünmez ama yıkıcı fay hatlarını nasıl ustalıkla deştiğini göstermişti. Bu kez odağını doğrudan “kutsal” kabul edilen o bağa, anne ve kız arasındaki o tekinsiz boşluğa çeviriyor.
Hikâye, başarılı bir ressam olan anlatıcının, yıllardır görüşmediği annesini bir gece vakti aramasıyla başlar. Telefon çalar, çalar ama açılmaz. İşte o açılmayan telefon, bir kedi-fare oyununun, geçmişe dair devasa bir hesaplaşmanın ve çığ gibi büyüyen bir çözülmenin fitilini ateşler.
“Annem Öldü mü”; birey olmanın, aile denen o kaotik savaş alanından sağ çıkma olasılığının ve bir kadının kendi gerçeğini inşa ederken neleri feda edebileceğinin öyküsü.
Geçmişle Yüzleşme: Dışlanmış bir evladın, çocukluğunu aşma çabası.
Anneliğin Açmazları: Beklentiler, hayal kırıklıkları ve aktarılan travmalar.
Sanat ve Yaşam: Bir ressamın, hayatını ve ailesini bir malzeme olarak kullanmasının bedeli.
Vigdis Hjorth okumak, sisli bir fiyordun kenarında, rüzgârın teninizi yaktığı bir havada yürümek gibidir. Bu deneyimi derinleştirmek için size küçük bir “Kuzeyli” ambiyans önerim var:
Müzik: Arka planda Olafur Arnalds’ın minimalist piyano tınıları veya Hania Rani’nin o hüzünlü besteleri yankılansın. Melodiler, romanın o ağır ama duru temposuna eşlik etsin.
Işık ve Hava: Mümkünse dışarıda gökyüzünün gri olduğu, yağmurlu bir günde, loş bir ışık altında okuyun. Odanızın serinliğini, romanın duygusal mesafesiyle birleştirin.
İçecek: Yanınıza sert ve şekersiz bir kahve ya da kuzey meyvelerini andıran buruk bir bitki çayı alın.
Hjorth, edebiyatın en zor sorularından birini soruyor: Yara açmayan bir annelik, öldürmeyen bir sevgi mümkün mü? 328 sayfa boyunca cevabı ararken kendinizi kendi aile enkazınızın içinde bulabilirsiniz. Dilek Başak’ın titiz çevirisiyle dilimize kazandırılan bu eser, “Sadece kaybettiklerimiz sonsuza dek bize aittir,” diyen o unutulmaz cümleyle zihninize mühürlenecek.
❝ Bu kitap, aile içi travma aktarımını korkusuzca irdeleyen, anne-kız ilişkisinin çıkmazlarında yolunu kaybeden herkes için sarsıcı bir harita niteliğinde.






