
Guggenheim Bilbao’nun o meşhur parlak zeminlerinin tam ortasında yükselen devasa toprak kütlesi, izleyiciyi modern dünyanın sterilliğinden koparıp yeryüzünün kadim gerçekliğine davet ediyor. Delcy Morelos’un “Witch (Sorgin)” adlı yerleştirmesi, doğanın bir parçasının titizlikle kesilip galeri alanına nakledilmiş bir kesiti gibi dursa da, aslında çok daha derin bir anlatının kalbini oluşturuyor. Küratör Manuel Cirauqui tarafından kurgulanan ve 3 Mayıs 2026’ya kadar sürecek olan “Arts of the Earth” sergisi, esenlik (wellness) kavramını bireysel bir lüksten çıkararak küresel ölçekte bir onarım ve sürdürülebilirlik süreci olarak yeniden tanımlıyor. Bu sergi, esenliğin sadece bir sonuç değil, kolektif bir çabanın bitmeyen bir parçası olduğunu vurguluyor.
Ekolojik bilinç bu sergide sadece eserlerin içeriğiyle sınırlı kalmayıp, serginin bizzat sahnelenme biçimine de en üst seviyede sirayet ediyor. Müze, karbon nötr bir geleceğe doğru ilerlerken, eserlerin inşasında müzenin hemen dışındaki Nervión Nehri’nden alınan çamur kullanılıyor ve lojistik süreçlerde karbon yoğunluklu uçuşlar yerine tren veya gemi taşımacılığı tercih ediliyor. Tabelalardan mobilyalara kadar her detayın kompostlanabilir tasarımı, galerilerin Basque BioDesign Center tarafından geliştirilen bioplastik bölmelerle nem ve sıcaklığı hassas bir şekilde korunan “mikro-habitatlara” dönüştürülmesiyle tamamlanıyor. Böylece müze duvarları, sadece bir sergi alanı değil, yaşayan bir ekosistemin parçası haline geliyor.
Doğanın bir ilham kaynağından ziyade aktif bir “iş birliği ortağı” olarak konumlandırıldığı bu platformda, sanat eserleri nefes alan organizmalara dönüşüyor. Asad Raza’nın “Root Sequence. Mother Tongue” çalışması, bölgedeki bahçıvanlardan gelen 26 farklı ağaç türünü galeriye taşıyarak geçici bir orman yaratırken, bu ağaçların San Sebastian Film Festivali’nden geri dönüştürülen kırmızı bir halı üzerinde sergilenmesi doğaya geçici bir şöhret statüsü atfediyor. Aynı bölümde Hans Haacke’nin kinetik çimen konisi ve Meg Webster’ın yosun kaplı kütlesi, kurumun titiz koruması altında büyümeye devam ederek sanatın bitmiş bir obje değil, sürekli bakıma muhtaç canlı bir süreç olduğunu kanıtlıyor.
Serginin bir diğer sarsıcı boyutu, yerli toplulukların ve atadan kalma bilgilerin onarıcı gücünü günümüzün ekolojik krizine bir çözüm anahtarı olarak sunmasıdır. Arjantinli Wichí kadınlarının ateşin dumanıyla kürledikleri liflerle dokudukları tekstil işleri, hayatta kalmanın ve doğayla kurulan saf iş birliğinin bir ifadesi olarak öne çıkıyor. Ganalı seramik sanatçısı Frederick Ebenezer Okai’nin yerli kadınların kil pişirme tekniklerini yücelten “dikilmiş yaralı” kapları ve Mel Chin’in kirlenmiş topraklardaki ağır metalleri emen “hiper-akümülatör” bitkileri kullandığı “Revival Field” projesi, sanatın nasıl bir ekolojik temizlik ve şifa aracına dönüşebileceğini bilimsel bir derinlikle harmanlıyor.
Nihayetinde “Arts of the Earth”, bize mucizevi ve zahmetsiz bir iyileşme vaat etmiyor; aksine gerçek esenliğin, sömürücü insan faaliyetlerinin izlerini taşıyan ve büyük sabır gerektiren bir emek olduğunu hatırlatıyor. Toprak, odun, kil ve bitkiler burada sadece birer malzeme değil, yeryüzüne olan borcumuzun ve kolektif bakımın birer ifadesi olarak yer buluyor. Guggenheim Bilbao’daki bu yaşayan sergi, izleyiciyi modern hayatın hızından koparıp toprağın ağır ama emin ritmine kulak vermeye ve esenliğe giden o zorlu ama gerekli yolu kabul etmeye davet ediyor.
Grup Gösterisi: ‘Yeryüzü Sanatları’
Tarih: 3 Mayıs 2026 tarihine kadar
Abandoibarra Etorb., 2, Abando, 48009 Bilbao, Bizkaia, İspanya






