
“Parlak Gölgeler” başlığı ilk bakışta açık bir oksimoron gibi görünüyor. Zira zihnimizde gölge karanlıktır; ışığın tamamen yok olduğu, yutulduğu yerdir. Ancak Thomas Scheibitz bu çelişkiyi son derece kasıtlı bir biçimde işliyor; çünkü gölge, alışılagelen algımızın tam aksine kendi içinde son derece renkli ve canlı bir dünyadır.
Serginin ismi basit bir kelime oyunundan ziyade, resim sanatında genellikle gözden kaçırılan güçlü bir temsil aracına dikkat çeken kavramsal bir önerme niteliğinde. Klasik resim geleneğinde gölge, salt siyah pigmentten değil, diğer tüm renklerin karmaşık birleşiminden doğar; yani aslında “yokluk” ile “varlık” arasında kurulan tekinsiz bir oyundur. Scheibitz için gölge adeta başlı başına bir alan, bir manzaradır. Sanatçının tablolarında bu hissiyat, dar bir siluet olarak beliren konturlarla —yani bir renk alanı ile diğeri arasındaki o incecik, titreşen sınır çizgisiyle— izleyiciye aktarılıyor.
Pratiğinde hem gündelik yaşamın sıradanlığından hem de sanat tarihinin o ağır mirasından eşit ölçüde beslenen Scheibitz; bu devasa havuzda biriken imgeleri ustalıkla damıtarak yoğun, canlı renklere sahip tablolara ve formunu tam ele vermeyen muğlak heykellere dönüştürüyor. Tanıdık ve bildik olan her şey, bu süreçte giderek sıkışıyor ve en nihayetinde o tanıdıklığını yitirerek bambaşka, tuhaf bir şeye evriliyor.
İşte bu kesintisiz “dönüştürme” eylemi, Scheibitz’in sanatını tanımlayan en temel unsur. Eserlerindeki bir nesne ya da sahne; tanınabilirlik ile mutlak yabancılaşmanın tam ortasındaki o tekinsiz gerilim noktasına getirilip öylece bırakılıyor. Ne bütünüyle soyut ne de tamamen figüratif… İki ucun arasında, tam da o arafta kasıtlı olarak asılı kalıyor. Sanatçının yakın geçmişte Museum Berggruen’de Picasso ile kurduğu sanatsal diyaloğun bu kadar isabetli olması da tam olarak bundandı; zira Picasso da formun sınırlarını benzer bir ısrarcı merak ve tavizsizlikle yoklamıştı.
Bright Shadows, sanatçının 2017’den bugüne uzanan yakın dönem ve yepyeni çalışmalarını tek bir çatı altında izleyiciye sunuyor. Berlin, Londra ve Los Angeles gibi farklı kıtalara yayılan Sprüth Magers’ın bu sergisi, köklü bir galerinin temsil ettiği sanatçıyla kurduğu derin ve uzun soluklu ilişkinin de en güzel örneklerinden biri. İlk buluşmaları ta 2008 yılına dayanıyor; bugün o galeri duvarlarını dolduran katmanlı tabloların her biri, yıllar içinde giderek olgunlaşan bu güçlü diyaloğun açık birer yansıması.
Londra’daysanız, bu görsel ve kavramsal şöleni kaçırmayın. Sergi, 16 Mayıs’ta kapanıyor.






