
Sundance Film Festivali her ne kadar Amerikan bağımsız sinemasının mabedi olarak görülse de, 2026 edisyonunda Park City’nin karlı sokaklarına taşınan en iddialı hikayelerin binlerce mil öteden gelmesi festivalin asıl gücünü hatırlatıyor. Brian Tallerico olarak bu yıl Japonya, Hong Kong ve Litvanya’dan gelen üç dramayı izlerken, küresel sinemanın artık yerel dertleri evrensel birer yaraya nasıl dönüştürdüğüne bir kez daha şahitlik ettim. Makoto Nagahisa’nın Tokyo sokaklarını ateşe verdiği “BURN”, Kogonada’nın Hong Kong’da bir arınma seansına dönüştürdüğü “zi” ve Andrius Blaževičius’un Litvanya’nın soğuk gerçekliğinde savaşı ve boşanmayı harmanladığı “How to Divorce During the War”, bu yılın en çok konuşulanları arasındaydı.
Makoto Nagahisa, We Are Little Zombies ile yakaladığı o hiper-stilize dili bu kez Tokyo’nun Shinjuku bölgesindeki dışlanmış gençlerin, yani “Tōyoko çocuklarının” ham gerçekliğiyle birleştiriyor. “BURN”, bir yandan bir belgesel samimiyetinde sokaktaki hayatı gözetlerken, diğer yandan bir müzik videosunun çılgın estetiğine bürünerek seyirciyi Ju-Ju’nun (Nana Mori) kaçış mücadelesine ortak ediyor. Mori, çocuksu masumiyetiyle seks işçiliği ve istismar dünyası arasında sıkışmış Ju-Ju rolünde muazzam bir denge kuruyor. Film orta bölümlerde temposunu biraz kaybetse de Nagahisa’nın bu çocuklara duyduğu palpable empati, filmin ateşinin sönmesine izin vermiyor. Toplumun çöpe attığı çocukları bu denli sert ama şefkatli bir dille anlatmak, sadece bir yönetmenlik başarısı değil, aynı zamanda bir ahlaki duruş.
Kogonada cephesinde ise işler biraz daha karışık. Columbus ve After Yang ile gönlümüzde taht kuran vizyoner yönetmen, Hollywood’daki ilk büyük hayal kırıklığı olan ve eleştirmenlerce yerden yere vurulan projesinin ardından Sundance’e adeta bir “günah çıkarma” filmiyle, “zi” ile döndü. Hong Kong sokaklarında, senaryosuz ve üç haftadan kısa bir sürede çekilen “zi”, Michelle Mao ve yönetmenin favori oyuncusu Haley Lu Richardson’ı bir araya getiriyor. Beyin tümörü şüphesiyle sarsılan bir müzisyenin rüya ile gerçeklik, anı ile gelecek arasındaki savruluşunu izliyoruz. Ancak Wong Kar-wai ve Bi Gan esintileri taşıyan bu film, o kadar hafif ve şekilsiz ki, her tutmaya çalıştığınızda parmaklarınızın arasından kayıp gidiyor. Bir Kogonada hayranı olarak bu düşük bütçeli deneye sarılmak istesem de, filmin fazla kapalı ve belirsiz yapısı izleyiciyi dışarıda bırakıyor. Yine de bu, yönetmenin Hollywood’dan kendi özüne dönmek için atması gereken zorunlu bir adım gibi hissettiriyor.
Gecenin en sarsıcı ve olgun yapımı ise Dünya Sineması Dramatik Yarışma programında yer alan “How to Divorce During the War” idi. Andrius Blaževičius, bir evliliğin çöküşünü tam da Rusya’nın Ukrayna’yı işgal ettiği o karanlık günlerin gölgesinde anlatıyor. Litvanya’da, Putin’in kapılarına dayanma korkusuyla yaşayan bir çiftin, Marija ve Vytas’ın boşanma kağıtlarını imzalarken bir yandan da Ukraynalı mültecilere evlerini açmalarını izliyoruz. Film, 2020’lerin o garip gerçekliğini mükemmel bir şekilde yakalıyor: Bir yanda dünya yıkılıyor, diğer yanda ödenmesi gereken faturalar ve doyurulması gereken çocuklar var. Blaževičius, melodramdan kaçınarak mikro ve makro altüst oluşların nasıl iç içe geçtiğini kuru bir mizah ve kusursuz çekimlerle sunuyor.
Sundance 2026, sinemanın sadece bir eğlence aracı değil, aynı zamanda dünyanın gidişatına tutulan bir ayna olduğunu bu üç filmle bir kez daha kanıtladı. Ju-Ju’nun Shinjuku’daki çığlığı, Zi’nin Hong Kong’daki belirsiz yürüyüşü ve Marija’nın savaşın gölgesindeki boşanma mücadelesi; hepsi aslında aynı şeyi fısıldıyor: Gelecekten korkarken bugünü yaşamak zorunda olmanın o evrensel şaşkınlığı. Park City’nin karları erirken zihnimizde kalan şey, bu yönetmenlerin bize sunduğu o dürüst ve bazen can yakan bakış açıları oluyor.






