
Doğa, sadece çocuklar için değil, yetişkinler için de büyük bir keşfin anahtarı bence ama ilk aklımıza gelen şekilde değil. Bilgiye en kolay ulaşabildiğimiz bu çağda, bize doğanın “dışarıda” olduğu söyleniyor. Deniyor ki, eğer doğaya ulaşmak istiyorsanız, önce bizi çevreleyen insan üretimi yapay kabuğu aşmanız gerekir, çünkü o yaban karmaşanın hakiki büyüsü ancak insan eli değmemiş olanda, yani giderek ulaşılması daha zor, daha ücra olanda saklıdır. Tabii artık öyle bir yer kaldıysa… Diyelim ki başardık, hakiki denilen doğanın içine girdik; bu kadar uzakta kalmış olan karşısında büyük bir yabancılık çekmemiz beklenir, değil mi? Oysa, görünüşte deneyim bambaşka olsa da ilk defa karşılaştığımız her şey bir yönüyle bize çok tanıdık gelecektir. Doğanın kurduğu sahne anında içimize nüfuz eder ve bizde güçlü duygular uyandırır. Yabancı olandaki bu aşinalık, bu tuhaflık birçok kez bizi derinden sarsar, adeta iç dünyamızda unutulmuş olan bir katmanı ortaya çıkarıverir. Gizemli gibi duran bu durumun nedeni aslında oldukça yalındır. Doğa uzakta veya dışarıda değil, tam içimizdedir; biz doğanın bir parçasıyız. Üstelik farkında olmasak da onunla sürekli iletişim halindeyiz: Doğa, duyguların dilini konuşur. Çocuklar bu dili herhangi bir yetişkinden çok daha fazla kullanır, tabii sanatçıları ayrı tutarsak. Büyümek, aklın dilini öğrenmek, duyguları bastırmakla, doğanın sesini kısmakla eşanlamlı hale gelmiş durumda. Oysa bu iletişim yaşamsal önem taşıyor. Bir an evvel “akıllanmaya”, muktedir yetişkinler olmaya can atan çocuklara duygularının sesini önemsemeyi, doğayla bağlarını korumayı hatırlatmamız gerekir. Çünkü kendi içindeki doğaya kulak vermeyen insan, çevresindeki doğayı da kolaylıkla feda edebilir hale geliyor, ki bu da bence kendini yok etmekle eşdeğer.
Unutmak ve hatırlamak… Yaşamın nefes alışverişi adeta. Hiçbir şeyi unutamamak, derin bir nefes alıp bir daha onu dışarı salamamak gibi olurdu, boğulurduk. Her nefes gibi, yaşanan her an da bizde bir iz bırakıyor, bu kaçınılmaz. Yaşamak demek, birbiriyle karşılaşmak, birbirine bulanmak, birbirini değiştirmek ve birbirini kaybetmek değil mi? Böylece yaşananlar bizi biz yapıyor. Hatırlamak, işte bütün bunlar arasından bir seçki yapmak gibidir. Hatırladıklarımızdan, kendimizi kendimize anlatan ve bu sayede kim olduğumuz sorusunu sürekli yeniden cevaplayan bir hikâye oluştururuz. Bu hikâyede yer bulamayanlar ise unutuluşa terk edilirler ama yok olmazlar. Bir şekilde dünyamızda birikmeye devam ederler. Ne kadar kovalarsanız kovalayın, bir yerlerden çıkıp yine de varlıklarını hissettirirler.
Kim bilir, belki de kendi çocukluğumdaki bir anın silikleşmiş hatırasıdır bu fikrin kaynağı. Kopup kaybolmuş bir düğmenin yarattığı eksiklik, kendi boyutunun çok ötesinde değil midir? Cesaret de böyle bir şey benim için. Üstelik, her fırsatta yüceltilen o yıkıcı, parçalayıcı cesaretten çok, bir arada tutan cesareti daha fazla önemsiyorum. Duygularıyla yüzleşme cesareti, “Korkuyorum” diyebilme cesareti örneğin. Bu mütevazi cesaret, tıpkı bir düğme gibi, yerini bulduğunda boyundan büyük işler başarabilir ve yola devam etmemizi sağlayabilir, hele de kaplan gözü taşı gibi her bakışta farklı derinlikler yansıtıyorsa.
Belki farkında değiliz ama gündelik yaşamımızda sembolleri o kadar çok kullanıyoruz ki! İnsanın dünyası semboller üzerinde kurulmuş. Bu nedenle bir anlatının onlardan uzak durması imkânsız. Ama eğer bir sembolü alıp, ona taşıyabileceğinden daha fazla anlam yüklemeye kalkışırsanız, kontrolünüzden çıkarak deforme olmaya, şişerek aşırı yer kaplamaya başlayabilir. Bu da rahatsızlık veren bir dengesizlik yaratacaktır. Ben, sembolleri gündelik yaşantımızda kullanageldiğimiz haliyle alıp kurgunun akışında işlevsel kılmaya çalışıyorum. Böylece onları ortaya çıkıp serpildikleri bağlamlardan koparmadan, ikincil bir sembolleştirme işlemiyle yormadan kullanıyorum. Daha önce yazdığım Tüylü Bir Uzaylı Macerası’nın iki kitabında ve özellikle Dağınık Oda ile Büyük Uyku’da buna özellikle dikkat etmeye çalıştım. Umuyorum bu sayede anlatı, ne kadar fantastik olursa olsun yaşamın gerçekliğinden kopmuyor.
İlk sorunuza verdiğim cevapta sanırım bundan da bahsetmiş oldum. Çiçek, kendi ormanında kendi kaplanını bulmuş oluyor. Hatırlarsanız, kaplanın ona aktardığı eski bulmaca şöyleydi: “Sen mi ormanın içindesin, yoksa orman mı senin içinde?” Yolunu kaybetmiş Çiçek, cevabı adım adım keşfettikçe, kendisiyle, duygularıyla yüzleşiyor. Diğerlerinden farklı olmakla ve diğerlerinin farklılığıyla barışıyor. Yine kaplanın deyişiyle: “Yol diyebileceğimiz hiçbir şey yok, demek ki aslında her yer yol!”
Çocuklardan öğrenebileceğimiz şeyler var gerçekten. Ama bunlar akıldan çok aklın kenara ittiklerine dair. İnsan büyüdükçe, kendi davranışlarına, kararlarına, tercihlerine mazeretler üretmek için aklını işe koşuyor. İçine sinmeyen o kötü duyguyu görmezden gelerek kendini aslında hiç istemediği dolambaçlı durumlara hapsedebiliyor. Sonra da bir çıkış yolu bulamamaktan yakınmaya başlıyor. Bu anlamda çocuklar çok daha dürüstler ve izleyecek yol bulamadığımız yerde kendi yolumuzu nasıl var edebileceğimizi bize hatırlatabilirler.
Kâmil Erenli






