
Kitaplarla kesişen genç yaşamlar…
Mine Soysal ile günümüz gençlerinin kitap okuma hallerini etkileyen psikolojik ve toplumsal koşulları çarpıcı ayrıntılarla hikâyeleştirdiği Yaşasın Kitap! üzerine konuştuk…
İlk baskısı 2006’da yayımlanan Eyvah Kitap!, 2000’li yılların başında sürdürdüğüm uzun saha çalışmalarımın sonucuydu. Ülkenin hemen her köşesinde okullarda, kütüphanelerde, fuarlarda çocuklar ve gençlerle bir araya gelmiştim. Kitaplarla kurabildikleri bağı, yetişkin dünyayla çatışmalarını, okuma hallerini ve ihtiyaçlarını konuşup tartışmış, genel durumu birlikte analiz edip tanımlamaya çalışmıştık. Özellikle edebiyat okumalarında, kitap seçimlerinde onların da en az biz yetişkinler kadar hak sahibi ve özgür olmaları gerektiğini ilk kez açıkça ifade ettiğim Eyvah Kitap! farkındalık yaratan keskin bir feryat gibiydi. Hem sayısız gencin hem de eğitimci ve ailenin kitabımı okumasının, yıllar içinde nesiller arasında empati ve anlayış köprüleri kurabildiğini gördüm. Elbette aradan geçen 20 yılda çok şey değişti. Yaşasın Kitap!’ta ise günümüz dünyasında bin bir dert içinde yaşam deneyimi edinmeye çabalayan gençler için kitapların ve okuma ediminin anlamını, asıl yerini resmetmek istedim. Kitapların hayatımıza sessizce sızmasını, kısa bir an ya da uzun bir süre bizi etkileyebilmesini gerçekçi bir sadelikle örneklemek istedim.
Okuma kültürünün ve gelişiminin temeli düşünce, ifade ve yayımlama özgürlüğüdür. Ne ki, son 10 yılda bu özgürlükler ciddi boyutta tehdit altında. Hızla tırmanan siyasi sansür ve toplumsal izdüşümü otosansür akıl almaz boyutlara erişti. Kitaplar, yazarlar, yayıncılar akıl dışı gerekçelerle yargılanıyor, sosyal medyada ehil olmayan kişilerce suçlu bulunup linç ediliyor. Artık herkes her şeyi biliyor. Hayatında kitap okumamış insanlar bile çocuklarına önerilen bazı kitaplar ve öneren öğretmenleri hakkında ağza alınmayacak laflar sarf edebiliyor. Yayınevleri artık her gün okurlarının haklarını, kitaplarını ve yazarlarını savunmak zorunda. Öte yandan Milli Eğitim Bakanlığı, seçtiği öğretmenlere siparişle yazdırdığı hikâye kitaplarını okullara ücretsiz dağıtmaya başladı. Amaçlı, niyetli yazılan kitapları zorunlu olarak okumak, genç kuşakların yıllardır inşa etmeye çalıştığımız okuma keyfi kazanma amacına büyük zarar veriyor. İstediği kitabı okuma ya da okumama özgürlüğünü kullanamayan gençler kitaplardan vazgeçebiliyor.
Edebi metinler, şiirler, düşünce yazıları her okuru farklı açılardan farklı biçimlerde etkiler. En derinlikli zihinsel faaliyet olan okumanın sonuçları öngörülemez, reçetelere bağlanamaz. Okur çoğunlukla tesadüfler, karşılaşmalar, hatta çarpışmalarla ilerler. Okurluk yazardan yazara, kitaptan kitaba, türden türe akan bir nehir gibi çağlar. Bu olağan keşifler yolculuğu muhteşemdir. Evet, ben de işte bu keyfi dile getirmeyi, örneklemeyi çok önemsediğim için kısa öykülerimde kitapların bazen adıyla bazen kapağıyla gerçekleşiveren beklenmedik karşılaşmalara yer verdim.
Gelir dağılımı dengesiz, eğitim eşitsizliğinin, ayrımcılığın ve yoksulluğun yüksek olduğu ülkelerde maalesef coğrafya pek çok şey gibi kitaplara erişme, okuma deneyimini de belirliyor. Törelerin, önyargıların egemen olduğu aile yapısında gençlerin bilimle, sanatla, sporla özgürce buluşması mümkün olmuyor. Ülkenin her noktasında kucaklayıcı, yol gösterici olması beklenen devlet kurumlarındaki siyasi kutuplaşmanın yanı sıra genel geçer ahlakçı ve yasakçı yaklaşımlar az sayıdaki olanağı da erişilmez ya da işe yaramaz kılabiliyor. Gelir seviyesi düşen, ekonomik darboğazdaki ailelerde, gençlerin yaşadıkları yere ulaşabilen kısıtlı kültür sanat faaliyetini izleyebilmesi, parçası olabilmesi de güç tabii. Halk ve belediye kütüphanelerinin nüfusa oranla yetersiz kalan derlemeleri, okullarda çağdaş kütüphanelerin kurulamaması, öğretmenlerin entelektüel donanımlarındaki eksikler, uzman kütüphanecilerin azlığı, çeşitlilik sunan semt kitapçılarının kapanması, gençlerin çareyi dijital ortamlara kaçmakta aramasını sağlıyor. Beri taraftan, ilgisini çeken bir kitabı eline geçiren gencin her şeyi bir kenara bırakıp onu okuduğunun da sayısız örneği var.
Hemen her konuda, karakterde, diyalogda gerçeği yeniden kurgulamak, sayısız okumayla, gözlemle, düşünme ve analiz pratiğiyle ilintili. Benim alanım olan gençlik edebiyatı, yılgın, yorgun, hatta okumaktan vazgeçmiş bir okur kitlesine sesleniyor. Üstelik kısa öykü teknik olarak da zorlayan bir biçim. Anlattığınız ân, baktığınız açı, ne görmek ve neyi göstermek istediğiniz, en az sözcükle en sahici gerçekliği yaratma beceriniz belirleyici. Çocuk ve ilkgençlik yazarlığının sorumlulukları da kapsamı da bambaşka. Yetişkin yazınına kıyasla yazarın hem kendi editörü olabilmesini hem de uzman editörüyle uzun soluklu çalışmasını gerektiriyor. Çocuklar ve gençlerle her konunun konuşulabileceğine, ancak bunun her yaş için farklı bir özen gerektirdiğine inanıyorum. Ben 30 yıldır bu işi yapıyor, buna kafa yoruyorum. Başarabiliyorsam ne mutlu bana.
“Dijital devrim”in birer öznesi olarak doğan günümüz gençlerini anlamakta, onlara saygı göstermekte ve kendi yollarını bulmalarına destek olmakta ne yazık ki çok yetersiz kaldığımızı düşünüyorum. Büyük çoğunluk onların nasıl bir dönüşümün parçası olduğunu göz ardı ediyor. Biz nasıl yaşıyorsak, onların da tıpkı bizim gibi yaşamasını bekliyoruz. Giydiğinden yediğine, izlediğinden okuduğuna her konuda gençlerin aileleri gibi yaşamasını beklemek büyük yanılgı. Kitaplar konusunda da durum aynı. Yetişkinlerin uygun gördüğünü değil, kendi merak ettiklerini, ilgi duyduklarını okumak istiyorlar. Dijital okumalarla kurgusal okumaları karşıt değil, birbirini destekleyen koşut iki eylem olarak görüyorlar. Yetişkin dünyanın asıl yapması gereken, nitelikli daha çok, daha çeşitli kitabı en kolay erişilir yollarla önlerine sermek. Gençlerin kendi okuma denemelerini ve seçimlerini yapmasından korkmamak, okumanın insandan insana değişen zihinsel doğasına saygı göstermek. Kısacası sorun gençlerde değil, onları birer oyun hamuru gibi biçimleyebileceğini sanan yetişkin dünyada.
Söyleşi: Saliha Ulusoy






