Kentin Şiiri, Belleğin Sorgusu ve Kayıp Ütopyalar Behiç Ak’ın İstanbul Senin Olacak Romanı Üzerine Bir Okuma

KiremitÇatı Katı1 ay önce148 Tıklanmalar

Bazı romanlar yalnızca bir hikâye anlatmaz; bir kuşağın düşlerini, bir ülkenin kırılma anlarını ve bir kentin ruhunu da kayda geçirir. Behiç Ak’ın İstanbul Senin Olacak adlı romanı, tam olarak böyle bir metindir. İlk bakışta bir şairin geçmişine dönük içsel yolculuğu gibi görünen anlatı, derinleştikçe Türkiye’nin 1970’lerden bugüne uzanan siyasal, sınıfsal ve kültürel dönüşümünü görünür kılan çok katmanlı bir belleğe dönüşür. Roman, bireysel hafızayı kolektif tarih ile; aşkı ideoloji ile; şiiri kent politikaları ile iç içe geçirerek okuru yalnızca bir yaşam öyküsüne değil, bir dönemin ruh hâline tanıklık etmeye davet eder. Romanın anlatı çerçevesi son derece sade bir düşünceyle kurulur: Şair Mehmet T., yıllar sonra eski arkadaşlarını bir akşam yemeğine çağırmayı düşünür. Ancak bu davet hiçbir zaman gerçekleşmez. Asıl önemli olan, davetin kendisi değil, onun çağırdığı hatıralardır. Bu düşünce, geçmişin kapısını aralayan bir anahtar işlevi görür ve anlatı geriye dönüşlerle genişler. Üniversite yılları, edebiyat tartışmaları, politik umutlar, yarım kalmış bir aşk ve dağılmış bir arkadaş çevresi, bu zihinsel davetin etrafında yeniden kurulmaya başlar. Bu yapı, belleğin doğrusal değil, çağrışımsal işleyişini yansıtır. Tıpkı Proust’un bir koku ya da tat üzerinden geçmişe dönmesi gibi, Mehmet T. de basit bir yemek fikrinden yola çıkarak bütün bir hayat kesitini yeniden yaşar. Ancak burada hatırlanan yalnızca bireysel anılar değil; bir kuşağın ideolojik formasyonu, politik hayal kırıklıkları ve sınıfsal konumlanışıdır. Mehmet T.’nin gençliğinde dâhil olduğu “Edebiyat Sohbetleri Topluluğu”, romanın düşünsel merkezlerinden biridir. Bu toplulukta Sevgi, Selim, Emel, Nazan, Erkan, Rıdvan ve Sami gibi karakterlerle birlikte dünya edebiyatı, şiir, felsefe ve siyaset konuşulur. Dostoyevski, Puşkin, Pasternak, Kafka, Nazım Hikmet gibi isimler üzerinden özgürlük, birey, toplum ve devrim tartışmaları yürütülür. Ancak bu entelektüel atmosferin arkasında sessiz bir gerçeklik vardır: Topluluğun büyük kısmı varlıklı ailelerden gelmektedir. Kitaplar, yabancı diller, yurtdışı seyahatleri ve kültürel ağlar onlar için doğal bir ayrıcalıktır. Mehmet T. ise yoksuldur. Onun şiiri, kültürel bir sermaye göstergesi değil, varoluşsal bir ihtiyaçtır. Bu nedenle aynı edebiyat dili, farklı sınıflar için farklı anlamlar taşır. Birileri için estetik bir oyun olan şiir, Mehmet T. için hayatta kalma biçimidir. Sevgi karakteri, romanın hem duygusal hem de ideolojik merkezidir. Onun özgürlük, kimlik, eşitlik ve ötekilik üzerine söyledikleri, 1970’lerin sol düşüncesini ve erken postyapısalcı tartışmaları yansıtır. Sevgi, teorik bilinç ile duygusal derinliği birleştiren bir figürdür. Mehmet T. ile arasındaki ilişki, yalnızca romantik değil, aynı zamanda düşünsel bir yakınlıktır. Ancak yıllar sonra Sevgi’nin bir inşaat şirketi patronu Selim ile evlendiğini öğreniriz. Bu evlilik, romanın en sert ideolojik kırılmalarından biridir. Bir zamanlar eşitlikten söz eden bir karakterin, kentsel rantın merkezinde yer alan bir figürle hayatını birleştirmesi, yalnızca bireysel bir tercih değil; ideallerin sınıfsal konfor karşısında nasıl eridiğinin simgesidir. Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramıyla düşünüldüğünde, devrimci söylemlerin egemen yaşam biçimi tarafından nasıl soğurulduğu bu ilişki üzerinden somutlaşır. 12 Eylül askeri darbesi, romanın tarihsel kırılma noktasıdır. Mehmet T.’nin tutuklanması ve sorgulanması, metnin en sarsıcı bölümlerini oluşturur. Burada dikkat çekici olan, işkencenin değil, anlamın hedef alınmasıdır. Puşkin okuması, şiir yazması, yabancı edebiyata ilgi duyması şüpheli sayılır. Kitaplar, defterler, dizeler birer “suç delili”ne dönüşür. Serbest kaldığında Mehmet T. eski çevresini bulamaz. Herkes kendi sınıfsal güvenli alanına çekilmiştir. Kimi akademide, kimi iş dünyasında, kimi aile şirketlerinde konumlanmıştır. Şair ise politik risk alabilecek olan tek kişi, güvencesiz olandır. Bu durum, romanın en acı tespitlerinden birini ortaya koyar: Devrimci söylemler çoğu zaman, bedel ödeme ihtimali doğduğunda sınıfsal konforla yer değiştirir. Ütopya, yerini mülkiyete; dayanışma, yerini bireysel kurtuluşa bırakır. Romanın ismi İstanbul Senin Olacak aslında baştan sona ironik bir anlam taşır. Şiirsel bir vaadi andıran bu ifade, anlatı ilerledikçe tersine döner. İstanbul artık bireylerin değil, sermayenin kentidir. Gökdelenler, projeler, siteler ve inşaat şirketleriyle temsil edilen yeni kent, Selim karakteri üzerinden somutlaşır. Mehmet T. ise bu şehirde Walter Benjamin’in flanörü gibi dolaşır. Sokakları arşınlar, sahaflara girer, eski kahvelerde oturur, anıların izini sürer. Kent onun için bir yatırım alanı değil, bir hafıza mekânıdır. Sahip olunamayan ama terk edilemeyen bir coğrafya gibidir. Romanın sonunda Mehmet T. büyük ideallerin değil, küçük kitapçıların ve yalnız dizelerin dünyasındadır. Şiir artık toplumu dönüştürecek bir araç değildir; ama geçmişin kaydını tutan, kaybolan değerleri hatırlatan bir tanıklık biçimidir.

Yazar: Şevval Tufan

0 Votes: 0 Upvotes, 0 Downvotes (0 Points)

Bize Katılın
  • X Network146
  • Linkedin
  • Youtube1.2K
  • İnstagram8.5K

Bir ödül verilmiş, bir film çıkmış, bir sergi açılmış... Hepsi burada.


    E-posta yoluyla bülten almayı kabul ediyorum. Daha fazla bilgi için lütfen şu adresi inceleyin: Gizlilik Politikası



    Reklam

    Sonraki Gönderi Yükleniyor...
    Takip Et
    Arama Trendler
    Apartman Gözdesi
    Yükleniyor

    Giriş yapılıyor 3

    Hesabınız oluşturuluyor ve onay maili gönderiliyor 3