
Kazan Dairesi’ndeki o yoğun sinematografik dumanın içinden çıkıp, No-26 Apartmanı’nın en üst basamaklarına, Çatı Katı’na tırmanıyoruz. Burada hava daha sakin, ışık daha yumuşak ve zaman biraz daha yavaş akıyor. Raflarımızda bugün, edebiyat dünyasında son yılların en zarif sızılarından biri olan Maggie O’Farrell imzalı Hamnet duruyor. Bu katın huzuru, kitabın o ilk sayfasını açtığınızda burnunuza çalınan kurutulmuş ot, rutubetli toprak ve eski kâğıt kokusuyla birleşiyor.
Neden bu kitabı okumalısınız? Çünkü O’Farrell, tarihin en meşhur ama aynı zamanda en görünmez figürlerinden biri olan Agnes (Anne) Hathaway’i, kocası William Shakespeare’in gölgesinden çıkarıp güneşin altına yerleştiriyor. Hamnet, sadece bir çocuğun gidişini değil, o gidişin bir kadının ruhunda ve dünya edebiyatının en büyük trajedisinde nasıl yankılandığını anlatıyor. Eğer kelimelerin sadece bilgi değil, birer “duygu iletkeni” olduğuna inanıyorsanız, bu çatı katı sohbeti tam da ruhunuza göre.
Çoğu tarih kitabı Agnes Hathaway’den bahsederken “Shakespeare’in kendisinden yaşça büyük, okuma yazma bilmeyen karısı” olarak geçer. O’Farrell, bu sığ tanımı alıp paramparça ediyor. Bizim Çatı Katı’ndaki penceremizden bakınca gördüğümüz Agnes; doğayı okuyan, şifalı otların dilinden anlayan, avucunun içindeki çizgilerden geleceği sezen mistik ve vahşi bir karakter.
O’Farrell, William Shakespeare’in adını kitap boyunca neredeyse hiç anmıyor. Onu sadece “Latin öğretmeni”, “koca” veya “baba” olarak görüyoruz. Bu bilinçli tercih, odağı dehadan alıp yaşama çeviriyor. Yazar, edebiyatın o steril kulelerinden inip, 16. yüzyılın çamurlu sokaklarında, doğum sancılarında ve mutfak masalarında dolaşırken, tarihin tozlu raflarını havalandırıyor.
Maggie O’Farrell’ın dili, bir zanaatkâr titizliğiyle işlenmiş. Kitabı okurken sadece olayları takip etmiyorsunuz; o dönemin havasını soluyorsunuz. Yazarın üslubu o kadar duyusal ki;
Vebayı taşıyan bir pirenin yolculuğunu anlatırken ürperiyor,
Agnes’in bahçesindeki kekik kokusunu duyuyor,
Hamnet’in ateşini elinizde hissediyorsunuz.
Edebi açıdan Hamnet, yasın anatomisini çıkaran dev bir şiir gibi. O’Farrell, kaybı anlatırken ajitasyona sığınmak yerine, boş kalan bir yatağın, yarım kalan bir cümlenin veya bir ikizin diğer yarısını kaybedişindeki o tekinsiz boşluğun peşine düşüyor. Bu, Kazan Dairesi’ndeki yüksek perdeden anlatıların aksine, fısıltıyla söylenen ama duvarları titreten bir edebiyat.
Kitabın son bölümleri, edebiyat tarihinin en dokunaklı “köprü kurma” anlarından birine ev sahipliği yapıyor. Bir babanın, kaybettiği oğlunun adını bir tiyatro oyununa vermesi ve o sahnede oğlunu bir hayalet olarak yeniden canlandırması… O’Farrell, bu süreci anlatırken bizi kelimelerin iyileştirici ama bir o kadar da yakıcı gücüyle yüzleştiriyor.
Hamnet, bir yas ayini olduğu kadar, yaratıcılığın acıdan nasıl beslendiğine dair derin bir analiz sunuyor. Çatı Katı’nın o loş ışığında bu sayfaları çevirirken, edebiyatın sadece ölenleri anmak için değil, onları sonsuza dek yaşatmak için var olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.
Çatı katının serinliği ve O’Farrell’ın kelimeleriyle baş başa kalmak, bazen en iyi dinlenme biçimidir. Bu kitap, raflarınızın en değerli köşesine yerleşmeyi hak ediyor.






