
Berlin’in sanat damarlarının attığı galeriler arasında dolaşırken, Bode’de oldukça metaforik ve keskin bir sergiye denk geliyoruz. 25 Nisan 2026 tarihine kadar devam edecek olan “(Zieh mir den) Zahn der Zeit” başlıklı grup sergisi, sekiz genç sanatçının fırçası ve vizyonuyla şimdiki zamanın bir otopsisini yapıyor. Sergi, ismini Almanca’da aşınma ve yaşlanmayı ifade eden zamanın dişi deyiminden alıyor; ancak burada diş, sadece çürüyen bir parça değil, gerçeği öğüten, parçalayan ve konuşmaya aracılık eden bir ölçüm cihazı olarak konumlanıyor.
Stuttgart merkezli sanatçı Elias Binder, mimarlık ve kentsel tasarım eğitiminin getirdiği mekânsal disiplini, şaşırtıcı derecede organik ve yumuşak bir görsel dille birleştiriyor. Binder’in tuvallerinde bedenler, adeta içsel bir dinamikle kendi üzerlerine ve birbirlerinin etrafına dolanıyor. Eski Ustalar’ın geleneğinden beslenen sanatçı, insan vücudunu kompozisyonel bir araştırma aracı olarak kullanırken ışık, renk ve boşluk arasındaki dengeyi mimari bir titizlikle kurguluyor. Onun işleri, sert yapısal formların bile nasıl bu denli yuvarlak ve nazik hissettirebileceğinin bir kanıtı gibi.
Düsseldorf ve Paris ekolünden gelen Isabelle Heske, iplik ve kumaş gibi malzemeleri geometrik gövdelerle birleştirerek arzunun, kimliğin ve öz-temsilin sınırlarını çiziyor. Çağdaş toplumun tüketim çılgınlığına ve trend odaklı geçiciliğine karşı ressamca bir kalıcılık arayan Heske, devasa “Wand” çalışmalarıyla popüler kültür, moda ve müzikten referanslar topluyor. Sanatçının tekstil yüzeylere duyduğu materyalist farkındalık, duvar parçalarını heykel ile resim arasındaki o ince çizgide asılı tutuyor.
Avusturyalı bir anne ve Mısırlı bir babanın oğlu olan Karim Hussein, eserlerinde kendi bikültürel geçmişini ve otobiyografik izlerini sürüyor. Tuvallerinde bazen annesiyle bir kahve masasında monolitik, sarsılmaz bir figür olarak yükseliyor; bazen de elinde asasıyla bir seyyah gibi manzaranın içinde dinleniyor. Hussein’in tarzının en belirgin özelliği, figürlerin, hayvanların ve manzaranın mekânsal olarak birbirinden ayrılamayacak kadar iç içe geçtiği, sıkıştırılmış katmanlar kullanması. Bu katmanlı yapı, kimliğin de tek bir parçadan değil, üst üste binen coğrafyalardan oluştuğunu fısıldıyor.
İzmir doğumlu olan ve Berlin’de yaşayan Simay Keleş, göç ve seyahat temalarını sanatının merkezine koyuyor. “Sunset Express Tours & Travels” adlı serisinde, doğduğu yeri terk etmek zorunda kalanların veya bilinmezliğe çekilenlerin hikayesini anlatıyor. Keleş’in tekniği oldukça sıra dışı: Boyanmış tuvali şasi çıtalarının arkasına kaydırıyor ve ön yüze şeffaf boyalı kumaşlar geriyor. Bu yöntemle resim, sadece bir yüzey olmaktan çıkıp heykelvari bir derinlik kazanıyor. İzleyici, resme her bakışında yeni boyutlar ve katmanlar keşfettiği gizemli bir mekânsal yolculuğa davet ediliyor.
Kay Lotte Pommer, şehri okunabilir bir yüzeyler ağı olarak görüyor ve zamanın kent üzerine bıraktığı izleri topluyor. Çelik, metal ve cam paneller üzerine yaptığı çalışmalarda, savunma amaçlı mimari unsurları grafiksel bir indirgemeyle soyut formlara dönüştürüyor. Bu formlar metal yüzeylerde birer boşluk olarak beliriyor ve neredeyse gizemli bir alfabenin karakterleri gibi okunabiliyor. Pommer’in urban arşivi, sokağın sertliğini sanatın kırılgan hareketiyle çarpıştırıyor.
Anja Rausch’un resimleri, net tanımlardan kaçınan, akışkan bir yapıya sahip. Baktığımız şeyin teknik bir enstrüman mı, organik bir madde mi yoksa sadece ışığın yansıması mı olduğunu anlamak bazen imkansız; ancak Rausch için önemli olan nesne değil, boyama sürecinin kendisi. Renk ve ışığın dinamik kuvvetleri, tuvallerinde hem bir huzur hem de ritmik bir enerji yayıyor. Figürasyon ile soyutlama, gerçeklik ile hayal gücü arasındaki o eşik alanda duran bu resimler, algısal bir hassasiyet sunuyor.
Pepi Schikowski, en zorlu ve rahatsız edici konulara bile çocuksu bir merakla yaklaşabileceğimizi gösteriyor. Aslan figürleri üzerinden toksik maskülenliği ve kalıplaşmış erkek imgelerini sorgulayan sanatçı, bir yanda elinde kılıcıyla ölümü, diğer yanda ise havada süzülen bir kelebeği resmediyor. Antik Yunan’dan Meksika ve Japonya kültürlerine kadar uzanan bir sembolizmle, kelebeği vücuttan özgürleşmiş bir ruh olarak okuyor. Schikowski’nin hikayeleri, güç ve hiyerarşi üzerine sorular sorsa da esprili bir şiirselliği asla elden bırakmıyor.
Tim Vormbäumen, resim, ses, video ve heykeli hibrit bir formatta birleştiriyor. Müziği, eserlerinin arasında bir bağ dokusu, bir ritim ve hafıza olarak kullanan sanatçı, tekillik kavramına odaklanıyor. Onun dünyasında tekillik bir gelecek senaryosu değil, şimdiki zamanın ta kendisi: Düzenlerin sarsıldığı, beden ile teknolojinin, kimlik ile imgenin birbirinin içine katlandığı o kırılma anı. Vormbäumen’in yerleştirmeleri, izleyiciyi teknolojinin ve insanlığın iç içe geçtiği istikrarsız ama büyüleyici bir ana yerleştiriyor.
Berlin’in bu genç ve dişli diş yapısı, zamanın nasıl geçtiğini değil, şimdiyi nasıl öğüttüğümüzü sorguluyor.






