
Buchmann Galerie, Berlin · 1 Mayıs – 20 Haziran 2026
Gallery Weekend Berlin’in o baş döndürücü, kaotik ve hızlı tüketilen ritminden sıyrılıp Buchmann Galerie’nin kapısından içeri adım attığınızda, zaman aniden yavaşlıyor. Alman savaş sonrası sanatının en sarsıcı ve köklü figürlerinden biri olan Bernd Koberling’in “Rooted In Time Rooted In The Sky” başlıklı sergisi; izleyiciyi doğanın, rengin ve saf soyutlamanın o derin ve meditatif sularına çekiyor.
1992’den günümüze, yani 2026’ya kadar uzanan geniş bir üretim yelpazesini bir araya getiren bu seçki, sadece bir ressamın retrospektif izdüşümü değil; aynı zamanda malzemenin ve formun sınırlarını inatla zorlayan bir ustanın doğayla kurduğu o spiritüel sözleşmenin de kanıtı niteliğinde.
Koberling’in ismini sanat tarihine kazıyan ilk büyük çıkışı, 1980’lerde Batı Berlin’in o meşhur “Junge Wilde” hareketinin öncülerinden biri olmasıydı. O dönemki amaçları, yaşanmış deneyimin ve doğrudan “görülenin” şiddetiyle resmi adeta yeniden icat etmekti. Ancak Koberling, 1990’ların başlarına gelindiğinde Neo-Ekspresyonizm’in o figüratif öfkesinden ve bağırganlığından usulca uzaklaşmayı seçti. Bunun yerine, resmi; materyal, renk ve form arasındaki o hassas gerilim hattında, çok daha içsel bir ifade aracı olarak yeniden ele aldı.
Onun bu dönüşümündeki en büyük katalizör ise şüphesiz İzlanda oldu. 1977’den bu yana her yıl bıkıp usanmadan ziyaret ettiği, bazen aylarca kaldığı bu volkanik adanın o acımasız ve büyüleyici doğası, sanatçının pratiğini bütünüyle şekillendirdi. Galerideki o devasa tuvallerin karşısına geçtiğinizde, İzlanda’nın o dramatik renk paletinin, tuvalin üzerine adeta bir doğa olayı gibi çöktüğünü hissediyorsunuz.
Eserlere yaklaştıkça, Koberling’in “soyutlama ile figürasyon” gibi daraltıcı ikilikleri ve ideolojik etiketleri nasıl elinin tersiyle ittiğini anlıyorsunuz. Erdstelle (Yeryüzü Noktası) veya Moosheidegestein (Yosunlu Fundalık Taşı) gibi gizemli isimler taşıyan eserler; doğayı yalnızca romantik bir manzara olarak değil, doğrudan insanlık durumunun (human condition) kırılgan bir metaforu olarak konumlandırıyor.
Serginin asıl büyük sürprizi ve belki de en vurucu kısmı ise, büyük formatlı yağlı boya tuvallere eşlik eden o kapsamlı sulu boya serisi. Çoğu zaman naif bir medyum olarak görülen sulu boya, Koberling’in geniş, jestüel fırça darbeleri ve tavizsiz soyutlama tutkusuyla adeta vahşi bir karaktere bürünüyor. Sanatçının kendi pratiğini özetlediği o meşhur cümlesi, bu eserlerin karşısında tam anlamını buluyor:
“Resim ne kadar mahremse, araçlar o kadar sertleşir.”
Bu sulu boya çalışmaları, ustanın o pek bilinmeyen, derinlerde yatan mistik-romantik yüzünü açığa çıkarırken; izleyiciye boyanın kâğıt üzerindeki o kontrol edilemez akışıyla baş başa kalma fırsatı sunuyor.
Mayıs ayının ilk günlerinde kapılarını açan bu devasa resimsel meditasyon, haziran ayının sonlarına kadar devam edecek. Berlin’deyseniz, Koberling’in dünyayla kurduğu bu dingin ama bir o kadar da şiddetli görsel teması mutlaka deneyimleyin.






