
Potsdamer Straße’nin o kendine has, biraz endüstriyel ama fazlasıyla entelektüel dokusunda yer alan Galerie Max Hetzler, kapılarını günümüz resim sanatının en özgün figürlerinden biri olan André Butzer’e açtı. 18 Nisan 2026’ya kadar sürecek olan bu solo sergi, Butzer’in Fruit Paintings üzerinden varlık ve imge arasındaki o ince çizgiyi sorguluyor. Apartman’ın koridorlarında yankılanan bu yeni “kat sesi”, Pop Art’ın yorgun mirasını reddeden, onun yerine iki bin yıllık resim geleneğinin ebedi tazeliğine sığınan bir duruşun ürünü. Butzer, bizi sadece boyalı yüzeylere bakmaya değil, imgenin bir “varlık biçimi” olarak nasıl yeniden doğduğuna şahitlik etmeye davet ediyor. Eğer Berlin’in yeraltı enerjisiyle Matisse’in süslemeci zarafeti arasında bir köprü arıyorsanız, bu sergi tam da o köprünün kilit taşı.
Berlin’in galeri bölgesinin kalbinde, André Butzer’in yeni çalışmalarıyla karşılaşmak, modern dünyanın dijital gürültüsünden kaçıp bir sığınağa girmek gibi. Butzer’in sanat pratiği, Pop Art’ın “her şeyin kopyalanabilirliği” fikrinden çoktan uzaklaşmış durumda. Sanatçı, Christian Malycha ile yaptığı ve 2026’da JRP | Editions tarafından yayımlanacak olan söyleşisinde de belirttiği gibi; resmin artık “güncel” bir şey olmadığını, aksine kökenlerimizi ve dolayısıyla geleceğimizi hatırlatan ebedi bir mevcudiyet olduğunu savunuyor.
Apartman’ın bu katında gezerken, eserlerin sadece birer dekorasyon değil, “varlık-olarak-imge” (being-as-image) olduğunu hissediyorsunuz. Butzer, Andy Warhol’un seri üretim dünyasını ve hazır nesnenin (readymade) yok edilişini bir kenara bırakıp, resim tarihinin o kadim kadın ve meyve imgelerine geri dönüyor.
Serginin en dikkat çekici unsurlarından biri, Butzer’in meyve formlarını çevreleyen o ince mavi çizgiler. Bu çizgiler, Cézanne’ın gölgeleri ya da Matisse’in konturlarından farklı bir işlev görüyor.
Mavinin Taşıyıcılığı: Christian Malycha’nın deyimiyle, bu mavi çizgiler meyveleri adeta bir avuç içi gibi sarıyor, onları koruyor ve taşıyor.
Teklik ve Tekrar: Butzer’e göre “teklik”, ancak tekrarın içindeki sistemin bozulmasıyla fark edilebilir. Meyve motiflerinin ebedi dönüşü, aslında her seferinde benzersiz bir varoluş anını kutsuyor.
Pop’un Ötesi: Warhol’un 1970’lerdeki gestural konturlarını andıran bu çizgiler, Butzer’in fırçasında çok daha “insani” ve “sahici” bir yakınlığa dönüşüyor.
Kazan dairesinden yükselen o teknik dumanlar burada yerini boyanın saf kokusuna ve meyvelerin sembolik ağırlığına bırakıyor. Butzer, dünyanın en büyük umutsuzlukları ile en büyük umutlarının resimlerde “yerelleştiğini” söylüyor.
Butzer’in dünyası sadece boyadan ibaret değil; arka planda devasa bir felsefi kütüphane gizli. Hesiod’un antik Yunan’daki çiftçi hayatını anlatan İşler ve Günler’inden Heidegger’in varlık felsefesine kadar uzanan bir referans ağı bu sergiyi örüyor.
Sanatçı, kadın figürlerini meyvelerle, antik düşünürleri sentetik bir özle birleştiriyor. Butzer’in meşhur “NASAHEIM” (veya Agrippa von Nettes-Heim’a gönderme yapan o mistik evren) kavramı, aslında insanın yeryüzündeki “evde olma” halini sorguluyor. Belki de resimler, Butzer’in dediği gibi, artık kalmayan o “mesken tutma” (dwelling) halinin son kalıntılarıdır.
“Resimler, bizim kökenimize ve geleceğimize dair birer tanıktır. Onlarda güncel olan hiçbir şey yoktur; sadece ebedi mevcudiyet vardır.”
André Butzer’in Galerie Max Hetzler’deki bu sergisi, Berlin’in soğuk beton blokları arasında renkli bir vaha gibi. Sanatçının “meyveleri”, popüler kültürün tüketip kenara attığı nesneler değil, resmin iki bin yıllık hafızasının capcanlı meyveleri. 18 Nisan’a kadar vaktiniz var; Berlin’in bu melankolik ama enerjik sokağında, imgenin varlıkla olan o samimi dansını kaçırmayın.






