
Rotamızı aidiyetin, korunma içgüdüsünün ve modern insanın görünmez kafeslerinin peşine düşen sıra dışı bir sanatçıya, Fin Simonetti’ye çeviriyoruz. Çeviri kokan pürüzlerinden, bağlam dışı internet artıklarından arındırılmış ve anlam bütünlüğü tamamen kusursuzlaştırılmış metnimiz, Simonetti’nin tekinsiz dünyasını çok daha dürüst bir dille özetliyor:
Vancouver’da doğan, Toronto’da eğitim gören ve nihayetinde New York’a yerleşen Fin Simonetti’nin bu coğrafi hattı, aslında sanat pratiğini anlamak için harika bir metafor. O, hiçbir yerde tam anlamıyla içeriden biri değil; ama bulunduğu her yerde toplumu, mekânı ve insanı keskin bir dikkatle gözlemliyor. Simonetti; heykel, enstalasyon, çizim ve müzik gibi farklı mecraları kullanarak, modern insanın güvenlik arzusu, boyun eğme refleksleri ve yapısal kırılganlığı arasındaki o tekinsiz bölgeyi deşiyor. Biçim ve imgelerindeki bedensel, içgüdüsel çağrışımlar; bizim gündelik alışkanlıklarımızı ve kurduğumuz o sahte konfor alanımızı yavaşça aşındırıyor.
Sergiye ve projeye adını veren “I’m Already an Actor” başlığı, ilk bakışta bir özgüven ilanı ya da kibirli bir iddia gibi görünebilir. Oysa Simonetti’nin felsefesini yakından tanıyanlar için bu cümle çok daha derin bir ironiye bürünüyor: Hayat sahnesinde üstlendiğimiz o meşhur roller —koruyucu, kurban, güçlü ya da kırılgan— bize tam olarak ne zaman atandı ve biz onları ne zaman kendimiz seçtik? Modern dünyada bu ayrımı yapabilmek gitgide daha da zorlaşıyor.
Sanatçının tüm üretimlerinin merkezinde, arka planda usul usul işleyen gizli bir şiddet ipliği var. Bu şiddet göze parmak, açık ya da çiğ bir dramatiklikle karşımıza çıkmıyor; aksine eserlerin alt metnine sızan, ikonografisinin içine sessizce dokunan tekinsiz bir iz olarak kendini hissettiriyor. Bu yüzden Simonetti’nin formları, çoğunlukla hem mutlak bir korunma hissini hem de savunmasız bir kırılganlığı aynı anda barındırıyor.
Sanatçının vitray çalışmaları ise bu ikiliğin en çarpıcı örneği. Vitray, İtalyan göçmen ailelerin kuşaklar boyu sürdürdüğü kadim bir zanaat ve Simonetti’nin kendi aile tarihiyle de doğrudan kesişiyor. Katedraller için renkli camlar yapan amcasından öğrendiği bu geleneksel ve kutsal tekniği, vahşi ayı tuzaklarının o keskin, açık çenelerini tasvir etmek için kullandığında, malzemenin zihnimizde uyandırdığı o güvenli sığınak çağrışımı tamamen altüst oluyor. Kutsal olan, bir anda avcı ve av gerilimine teslim ediliyor.
MoMA PS1, Matthew Brown Los Angeles ve Esker Foundation Calgary gibi çağdaş sanatın prestijli kurumlarının radarına girmeyi başaran Simonetti, kurumsal onayın o steril ve mesafeli soğukluğuna rağmen, işlerinin içindeki o insani, sıcak ve huzursuz edici ısıyı her daim korumayı biliyor.






