Günün Müzik Keşfi: Aldous Harding ve Ses Tellerinde Kurduğu Tiyatro Sahnesi “Train On The Island”

PlakPikap1 saat önce24 Tıklanmalar

18. yüzyılın sonlarında efsanevi aktris Emma Hamilton, bedenini Circe’den Kleopatra’ya saniyeler içinde dönüştürüp etrafındaki herkesi büyülerken asilzadeler onun bu esnekliği karşısında büyülenmişti. Hamilton’ın bedeniyle yaptığı o kusursuz gövde gösterisinin bir benzerini, bugün Aldous Harding kendi ses telleriyle yapıyor. Yeni Zelandalı sanatçının 4AD etiketli dördüncü harikası “Train On The Island”, onun bu vokal bukalemunluğunu pervasızca sergilediği bir oyun alanı. Kendisine “indie dünyasının Jim Carrey’si” demesi boşuna değil; bir saniye içinde komik, son derece kırılgan ya da umursamaz olabiliyor ve hemen ardından tiz bir harmoniyle zihninize tamamen başka bir karakter olarak sızabiliyor.

Ancak bu albüm sadece yetenekli bir vokalistin kılık değiştirme seansından ibaret değil; enstrümantal anlamda da bir metamorfoz yaşıyoruz. Eski saykodelik sis perdesi aralanmış, yerine çok daha somut ama bir o kadar da tuhaf bir müzikalite gelmiş. Düşünün; Tame Impala’nın “Elephant”ındaki o devasa, ezici bas yürüyüşünü alıp, tam ortasına şizofrenik bir şekilde titreyen bir arp solosu bırakıyorsunuz. İşte “What Am I Gonna Do?” parçası tam olarak bu deliliği sunuyor. Açılış şarkısı “I Ate The Most”taki tekleyen, içi boş synth sesleri ise sizi daha ilk saniyeden tekinsiz bir odaya kapatıyor.

Harding, albüm boyunca bir müzik grubundan çok, bir yönetmen gibi davranıyor. “Worms” parçasında sesini gırtlağının en dibine, en karanlık köşeye iterek bir Fiona Apple yansımasına bürünürken; albüme adını veren “Train On The Island”da Damon Albarn’ın kaybettiği bir Blur demosunu dinliyor gibi hissediyorsunuz. Hatta H. Hawkline’ı yanına alıp, “Venus in the Zinnia” gibi silahsızlandırıcı derecede tatlı bir folk düetinde Beck taklidi bile yaptırabiliyor. Oynadığı bu oyunlar son derece bilinçli, ustaca ve sınır tanımıyor.

Sesi sizi kendine bir mıknatıs gibi çekerken, rüya günlüklerinden fırlamış gibi duran o kopuk, sürreal şarkı sözleriyle aranıza ustaca bir mesafe koyuyor. “San Francisco”da “Meyvelerin üzerine krema / Göç kanatları…” gibi serbest çağrışımlarla zihninizi bulandırıp, hemen ardından o garip ama güçlü soruyu soruyor: “Neden seninle tanışmak istemeyeyim ki? / Neden sana sarılmak istemeyeyim?” Özlemi dile getiriş biçimi bile o kadar kendine has ve çarpık ki, bu yabancılaşmanın içinde kaybolmaktan sapkın bir keyif alıyorsunuz.

Train On The Island, Aldous Harding’in kendi gariplikleriyle, dehasıyla ve ustalığıyla tam bir uyum içinde dans ettiği yer. Tıpkı sahnede pozdan poza geçen o eski zaman aktrisleri gibi, girdiği her yeni kılığın, denediği her yeni maskenin tadını çıkarıyor. Ve o sahnede bu kadar eğlenirken, bizim aşağıdan onu hayranlıkla izlememek gibi bir lüksümüz kalmıyor.

Apartman No:26’nın Arka Odasından: Aldous Harding hiçbir zaman kolay tüketilen bir arka plan müziği yapmadı; o her zaman dikkatinizi talep eden, sizi biraz rahatsız eden ama asla bırakamayan bir anomali oldu. Bu albüm, sanatçının kendi yarattığı o tuhaf indie tiyatrosunda perdeleri ardına kadar açtığı, zanaatının zirvesine ulaştığı bir manifesto. Kulaklıklarınızı takın, ışıkları kısın ve zihninizin içine kurulan bu sahnede perdenin açılmasını bekleyin.

0 Votes: 0 Upvotes, 0 Downvotes (0 Points)

Bize Katılın
  • X Network146
  • Linkedin
  • Youtube1.2K
  • İnstagram8.5K

Bir ödül verilmiş, bir film çıkmış, bir sergi açılmış... Hepsi burada.


    E-posta yoluyla bülten almayı kabul ediyorum. Daha fazla bilgi için lütfen şu adresi inceleyin: Gizlilik Politikası



    Reklam

    Sonraki Gönderi Yükleniyor...
    Takip Et
    Arama Trendler
    Apartman Gözdesi
    Yükleniyor

    Giriş yapılıyor 3

    Hesabınız oluşturuluyor ve onay maili gönderiliyor 3